Yaşıyor, Yani Savaşıyor Olmak, İsmet Özel

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

İnsan yavrusu, uğradığı saldırıdan korunmak için önce en yakın çevresinin yardımından yararlanır. Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, ilk sığınaktır. Sonra derece derece başka korunma bölgelerine uğrar insanoğlu. Ailesi, dostları, kavmi ve belki bütün insanlık, bir tek insanın yüzyüze geldiği saldırılarda bazen bir zırh, bazen bir kalkan olarak kullandığı unsurlar sayılabilir.

İnsanların ilk nefesten son nefeslerine kadar süren savaşta kullandıkları koruma araçları ve silâhlar sadece fizik varlıkları ile işe yaramaz, bir de bunların anlamları, değerleri dolayısıyla sahip oldukları bir güç vardır. İnsanların yaşama hakkı ve imkânı, fizik dünyanın kaçınılmaz zorlamaları yüzünden değil, düşünceler ve kabuller dünyasının gerekleri yüzünden doğar. Hiçbir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır diye “var” kabul etmez. Bir insanı diğeri için var kılan, karşısındakinin kendisiyle kurduğu anlam bağıdır. Bu anlam bağı içinde bir başka insanı, bize saldıranlardan biri veya uğradığımız saldırıda müttefiklerimizden biri olarak telâkki ederiz. İşte bu noktada insan tekinin insan elinden çıkma kurumlarla ilişkisi önem kazanır. Toplum dediğimiz yapı içinde bizi fizik dünyanın saldırısından koruyacak anlam bağlarını esas kabul ederiz. Öyle ki korunmaya müstahak olmak, sözkonusu anlam bağları içinde olmakla eşanlamlı hale gelir. İnsanlar insanlara belli anlam bağlarını koruma adına saldırır. Bu durumda insanlar, kendi kabulleri aracılığıyla meydana getirdikleri dünyayı, fizik dünyadan daha gerçek sayar hale gelirler. Giderek fizik dünya, bizim anlamlar ve değerler dünyamızın korunması ve devam edebilmesi için kullandığımız gereçlerden ötede bir önem taşımaz. Değerlerimiz uğruna ölür ve öldürürüz.

Dünyaya gelmekle uğradığımız saldırıdan bizi koruyan nesne ve kurumların bizimle ilişkisi tek yönlü değildir. Bizim savunmamıza imkân verdikleri gibi bize karşı birer saldırı unsuru haline de dönüşebilirler. Bizler onların bizi koruduğu alan içinde geliştirdiğimiz değerler muvâcehesinde ilişkilerimizi yeniden düzenleme çabasına girişiriz. Artık bu yeniden düzenleme çabası, bizi, savunan ve saldıran konuma getirir. Ailenizi savunur, topluma saldırırsınız; dostlarınızı savunur, ailenize saldırırsınız. Bir toplum kuruluşu tarafından savunuluyor olmak, sizi bir başka toplum kuruluşuna saldırabilir konuma getirebilir. İnsanların hangi güç veya güçler tarafından savunulduklarını açıklıkla kavrayamayışları ve yine hangi güç veya güçlerin saldırıları altında kaldıklarını gerçekten bilemeyişleri onlaro karmakarışık muharebe biçimlerine, tanımadıkları savaş alanlarına sürükler. İnsanlar bir kör döğüşü içinde bulunduklarını gizliden gizliye sezer dururlar, ama hem doğar doğmaz karşılaştıkları saldırılar hem de kendilerine bu saldırıları göğüslemede yardımcı olan güçlerin bizatihi saldırgan tutumları her birini çok yıldırdığı için ilk ve aslî çabalarından fazlasına el uzatamazlar: Yaşayabilmek, hayatta kalmak.

Yaşıyor, yani savaşıyor olmak her ne kadar insanın ilk, tek ve âsli çabası olarak kalsa da insanlar kendilerini ister istemez buldukları bu çatışmanın kendilerince doğrulanır bir mahiyet kazanmasını arzu ederler. Zaten yapmak zorunda oldukları işi, itile kakıla değil, gönüllüce yapmak isterler. O yüzden yürüdükleri, ama rotası belli olmayan yolda karşılaştıkları her işaret, her bellilik onlara güven verir. Doğru yolda gittikleri telaşına kendilerini o kadar şiddetle kaptırmışlardır ki kuşatıldıkları anlam çemberinden işlerine gelen her adlandırmayı, her tanımı üzerinde fazla düşünmeksizin benimseyiverirler. Çünkü savaş sürmektedir ve ellerine geçirdikleri her silâhı veya kalkanı kullanmada biraz tereddüt gösterecek olurlarsa öldürücü bir darbe yemekten korkarlar.

Hâlbuki acelecilikleri yüzünden insanlar derinden arzuladıkları doğrulanmayı feda ederler. Yüzyüze geldikleri ilk anlam bölgesinden bazı adlandırmaları, bazı tanımları seçivermek onların elbette yaşama savaşını biraz daha uzatmalarını kolaylaştırır, ama iş hangi muharebeyi kabul etmede, hangi savaş alanını seçmedeyse durum farklıdır. Bu durumda yine karşımıza çıkan işaretleri hesaba katar, onların bize nasıl yardımcı olacağını düşünürüz. Durup düşünürüz. Artık bizim için ne pahasına olursa olsun yaşama savaşını devam ettirmek değil, bu savaşı tanıdığımız bir meydanda ve meşru saydığımız muharebe usûlleriyle devam ettirmek önemlidir. Böylelikle alıp başımızı gitmek yerine, kendi yolumuzda yürümek tercihini yapmış oluruz.

Peki, niçin? Madem istesek de istemesek de savaşacağız ve madem bir şeylerin bizi sevkedip sürüklemesiyle bizim muharebe usûlünü, savaş meydanını seçmemiz arasında savaşın sonuçlanması bakımından hiçbir fark yok; niçin birinciyi değil de ikinciyi seçelim, neden bile isteye savaşa girelim ve neden saldırıları karşılamak üzere kendi yolumuzda yürümek tercihinde bulunalım? Bu sorunun cevabı yok. Daha doğrusu bu soru, cevabını içinde taşımaksızın sorulamayan türden. İnsanları böyle bir soruyu göze alanlarla, bu türden soruları kendilerinden uzak tutmaya çalışanlar diye ikiye ayırmak bile mümkün. İnsanların çoğunluğu kendilerine sunulmuş anlama kalıplarını ve toplum tarafından geçerli sayılmış eyleyiş biçimlerini eleştirmeksizin benimserler. Bu kalıp ve biçimleri eleştirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünürler. Böyle insanlar bilinçli bir savaş yürütmezler, kendilerine özgü yolu aramazlar. Savaşın gereğini yerine getirirler ve üzerinde bulundukları yoldan giderler. Sorgusuz, sualsiz. Azınlıkta bulunan bazı insanlar ise savaşın gereğini yerine getirip getirmeme konusunda bir açıklığa varmak isterler. Yaşamak savaşmaya, savaşmak yaşamaya değer mi? Bu soru bir kez soruldu mu, artık cevaplandırılmış demektir. Çünkü “Ne için?” sorusu, onun bir şey için olması zorunluluğunu anlatır. Savaşı sorgulamayanlar onun neye değdiğini bilmeye de uzak kalacaklardır.


Yaşıyor, Yani Savaşıyor Olmak, İsmet Özel – Deneme, Bir Kısmı
Kaynak: Waldo Sen Neden Burada Değilsin, İsmet Özel, Tiyo Yayınları
Gönderen: Samet Altun, (15.12.16, 22.57)


< önceki eser  •  rastgele  •  sonraki eser >

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.