Tutunacak Bir Dal, Oğuz Atay

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Süleyman Kargı’nın evinden çıkarken Turgut’un başı ağrıyordu. Hava kararmıştı. Ilık bir akşamdı. Kaldırımın ortasında durdu; bir sigara yaktı. İnsanlar, Selim Işık’ın başına gelenlerden habersiz, aceleyle birtakım yerlere gidiyorlardı: birtakım insanlar, birtakım yerlere. Bir adam yaklaştı: “Ateşinizi müsaade eder misiniz?” Etmem. Siz, Selim’den bahsetmeme müsaade eder misiniz? Etmezsiniz. Gördünüz mü? Adam, kamburunu çıkararak eğildi, sigarasını yaktı; sağol anlamına elini başına götürdü, uzaklaştı. Hemen kaçtınız, değil mi? Kaçın bakalım. Sigara yakma hukuku. İnsan kaldırımın ortasında kararsız durursa, ya ateş isterler ya da adres sorarlar. Başka bir şey sormazlar. Sigarayı attı. Yardımı kesiyorum. Adımlarını hızlandırdı. Beni de bir yere sıkıştırıverseydi şarkıların içinde. Saçmalama! Turgut’u çok severdim. Benim olsaydı derdim! Senin kaderin, ortaokul manzumelerinde kalmak. Küçüktüm ufacıktım, gerçeklere acıktım. Efendim? Gerçekler mideme oturdu. Şarkıları bizim evde yazsaydın. Anlamadım! Bir sigara daha yaktı. Nereye gitsem? Süleyman’da kalmadığıma iyi ettim. Bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. Yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece. Hemen kaçacaksın ki aklın orada kalsın. Başka tanıdıkları da vardır burada. Annesine gittiğim gün yazdığım adresler nerede? Bir elektrik direğinin altına gitti. Cebinden bir not defteri çıkardı. Hiç not defteri taşımazdı. Hafızasına çok güvenirdi. Kartvizit de kullanmazdı. Dokunuyormuş. Bu kartvizitte ne yazıyor bakalım? Nermin’in verdiği adres. Akşam yemeğini onlarda yesem… mi? Çok sevinirler. Efendim, bir görevle bu güzel şehrinize geldim. Onlar yaşıyor ya, elbette güzeldir. Bir uğrasan iyi olur, demişti Nermin. Ben, balon muyum çocukları sevindirecek? Kimseyi sevindirecek halim yok. Sizlere uğramadan edemedim. Şehri çok güzel ve değişmiş buldum. Yeni taşındığınız evi bulmakta güçlük çekmedim. Oğlunuz çok büyümüş. İnşallah büyüyünce sen de Turgut Amcan gibi mühendis olursun. Daha beter olsun. Nermin ne yapıyor? İyidir, selam ve sevgileri var. İnşallah bir dahaki sefere onu da getiririm. Sen derslerine çalışıyor musun bakalım? Kaşlarını çattı. Amcalar bazen kaşlarını çatar: onlara güven olmaz. Süheyla’yı hatırlayacaksınız: teyzemin gelini. Müşerref oldum. Yemekler çok güzeldi. Evin yeri de çok güzel. Sizi gençleşmiş buldum. Benim otelde biraz çalışmam gerekiyor bu gece. Nermin’le birlikte bekleriz bir dahaki sefere. Geliriz dedik ya, uzatmayın. Bir daha otele inmek yok. Olur: uçakla doğru size ineriz. Binayı başınıza yıkarız. Bir dahaki gelişinizde doğru bize inin. Darılırız. Gitmiş kadar oldum. Bu da kimmiş? Haluk Sanver: mimar. Askerlik arkadaşı. Bana biraz bahsetmişti. Yaramaz. Bir adam yaklaştı: “Kibritiniz var mı acaba?” Biraz önce sigaranı yakmıştık ya. Kutuyu uzattı: “Bende çakmak var. Sizde kalsın.” Bir daha isteyen olursa çakmağı da veririm: bu işten kurtulurum. Olmaz: Nermin’in hediyesi. Ne diyor Hulki Bey: insanlar yüzünüze bakınca, sizden bir şey koparabileceklerini düşünmemeli. Ticaretin ilk şartı. Turgut, demişti, bakışlarınla insanların cesaretini kıracaksın. Ya da buna benzer bir söz. Sayın patronum: ayakta, fenerin dibinde duruyordum, adres arıyordum. Yaklaştığını görmedim. Olmaz: duruşun da umut kırıcı olmalı. Hava karardı Hulki Bey; mesai bitti. Özel işlerimle meşgulüm: beni rahat bırak. Selim Işık’ın intiharı meselesi üzerinde duruyorum. Bu sözleri duyan bir Hulki Beyin suratını görmek isterdim. Buldum: Metin. Evet Metin ve keman. Daha önce neden akıl edemedim?

Bana haksızlık ettin Selim; açıklamalara Metin’i bile koydun. Kim bilir neden? İşte karşımda yarım saattir oturuyor bu şerefin farkında olmadan. Kaba ve melankolik bakışlı bir genç. Romantik buldu onu da kendisi gibi. Kantinde aramıza alsaydık şimdiye kadar çoktan foyasını çıkarmıştık oraya. Burhan gibi onu da yerin dibine geçirmiştik. Güner ve Kenan da oldu mu, elimizden kurtulamazdı. Güner’le Kenan’ı da koymadın şarkılara. Çünkü neden? Çünkü onlar konuşurken ağızlarının kenarında böyle acı ve çarpık bir gülümseme belirmez de ondan. Bu kazma dişli, güreşçi suratlı Metin gibi ikinci sınıf milli Türk romanı kahramanına benzemezler de ondan. Seni dinlerken gözlerini boşluğa dikmezler de ondan. Babasını ve ağabeyini kaybetmiş iki ay arayla. Ondanmış bu elem. Talihleri vardır bu gibilerin: her zaman bir acı bulurlar çekecek. Senin de her işin iyi gider aksi gibi. “Selim nasıl, Turgut Bey?” “İyi, iyi,” dedi Turgut aceleyle. Bu acıyı da kendimize saklayalım Metin Bey. “Sizi muhakkak aramamı söyledi, Metin Bey. Çok severmiş sizi.” Haksızlık etmeyelim: Metin’i ara, demezdi Selim. Hiç olmazsa çekinirdi. Acaba Metin de tutunamayanlara giriyor mu? Bir bakıma girer. Hepsi de sevimli olmaz ya. Belki çoğu değildir. “Acı şeyler anlatıp sizi üzdüm galiba Turgut Bey. Konuşmuyorsunuz.” Parmağındaki altın şövalye yüzükle oynadı, iri kemikli ve küt eklemli ellerini ovuşturdu sinirli sinirli. Sıcak olduğu halde koyu lacivert elbisesini giymiş. Siyah elbisesi olsaydı onu giyerdi. Üzülme ölmezsin. Seksen yaşını bulursun bu ıstırapla sen Metin Bey. Karını bile gömersin de, üzüntüden bir daha evlenmiş bulursun kendini. Kendinden daha basit kadınlar bulursun evlenmek için, foyan meydana çıkmasın diye. Güner ve Kenan’la evlenecek değilsin ya. Şimdi Güner olsaydı, tutardı senin bacağından, kocaman ayaklarına dar gelen ve yer yer taşan ayak parmaklarının baskısıyla biçimi bozulmuş siyah ayakkabılarını, kantin masalarından birine dayardı ve pantolonunu sıvayıp vişne çürüğü jartiyerlerini gösterirdi bizim çeteye. Neden baston yutmuş gibi oturuyorsun? Buldum: bütün acına rağmen, korseni giydin. Çünkü romantikler göbekli olamazlar: yasaktır. Ben sana gösteririm. Limonata – pasta – komparsita düğünü yaparak evlendin; bir önceki unutulmaz aşkının elemini bir sonraki kızın kollarında unuttun ve Allah kahretsin, belki de bu kelimelerle anlattın durumunu kıza evlenme teklif ederken. Kızla dans ederken nasırların da ayağını vuruyordu. Belki üzüntün ondandı. İlk gece de pek parlak geçmemiştir. Ne yapayım Selim? Henüz öfkemi kaybedemedim. Neden bu adamın karşısına oturttun beni? Küçük memur, karısı yeni doğurmuş, parası yok. Ben bu işi beceremeyeceğim Selim. Kirli bir geçmişim var: onu inkâr edemem. Yağlı, siyah bir kravatı üçgen mi bağlamalıyım Metin gibi? Sen de katılırdın bize kantinde. Benim “başka yönlerim” yok senin gibi. Ben bu adamı alırım… Şu adamı bir deneyelim. Evine de çağırmaz ki: karısından kıskanır. “Metin Bey, bu akşam beni yalnız bırakmazsınız herhalde. Eleminizi biraz içkiye boğalım; ne dersiniz?” Metin, başını kaldırdı yavaşça. Şeytani bir ifade belirir gibi oldu gözlerimde. Hırslı ve kötü bir ifade. Alay edilmeyi yakıştıramaz kendisine; üzüntüsünden öyle baktı. “Beni taşımak zor gelmezse sevinirim. Selim’in bir dostuyla bulunmak…” Sözün gerisini dinlemedi.

Metin, Turgut’un tahmin ettiği gibi, tıraş olmadan ve elbisesini değiştirmeden geldi otele. Turgut, geceye istediği gibi hazır olmak için, önce odasına çıkıp biraz uyumuş, sonra da tıraş olup yıkanmıştı. Beyaz gömleğinin ütüsünü beğenmedi, kolacıya gönderdi. Elbiselerini fırçalattı, ayakkabılarını boyattı. Oyuna çıkıyoruz: hazırlıklarımızda bir eksiklik olmamalı. Otelin salonunda, geniş bir koltuğa gömülerek viski ısmarladı. Durumu beğenmiyorum. Durum kötüye gidiyordu. Turgut’a yardım edecek kimse yoktu. Henüz Olric ufukta görünmemişti. Kendi kendine konuştuğunu sanıyordu daha. Henüz basit bir ağrı sanıyordu göğsündeki sıkışmayı. Kendine acımaya başlamıştı yalnız. Selim’e duyduğu acımayla karıştırıyordu bu acımayı. Suratını astı, hiçbir şey düşünmedi.

Metin’i görünce biraz aşırı bir nezaketle karşısına oturttu: “Viskiyle mi başlıyoruz, votkayla mı?” Metin, benim için hepsi bir, anlamına gelen bir gülümsemeyle: “Hangisi olursa olsun.” dedi. “Oğlum, bize iki viski.” Garson uzaklaşırken Metin, ciddi bir sesle: “Otelde sizin misafiriniz olurum; fakat dışarı çıkınca hiçbir şeye karışmak yok. Gücenirim.” Gücenmezsin. Fakat gösteriş fırsatını da kaçırmazsın. “Böyle bir durum bahis konusu olamaz,” dedi, ciddi bir sesle. “Masrafları zaten şirket ödüyor.” Rahatladın değil mi? Bu sözlerini sana pahalıya ödetmek de vardı ama sonra bütün gece keyfimi kaçırırsın.
“Onun için, Metin kardeşim -sana Metin diyebilirim, değil mi?- bütün acılarını unutturup şirket hesabına biraz teselli etmek istiyorum seni. Olmaz mı?”
“Sizin gibi canlı, neşeli birinin yanında olmak acılarımı biraz küllendiriyor.”
“Bir viski daha?”
“Bilmem ki, alışık değilim.”
“Alışırsın Metin kardeşim; metin ol. Bu acıya ucuza katlanılmaz.”
Metin, duruma, Turgut’un tahmininden daha çabuk alıştı.
Lokantaya gitmek üzere otelden çıktıkları zaman hafifçe sallanıyordu. Gururla:
“Oldukça içtim, değil mi Turgut Bey kardeşim? Ama hiç tesir etmedi.” dedi.
“Üzüntüden. Yaşadığın hayat seni dayanıklı yapmış. Sonra, mert bir insana benziyorsun. Böyle mert insanlar kolay sarhoş olmazlar.”
“Tabii olmazlar. Namuslu ve vatanı için her şeyi yapmaya hazır ve yapmış bir insan olarak… Aaaah! Bilmezsin benim fırtınalı hayatımı.” Esrarlı bir tavır takınarak sustu.

Masayı içki ve mezeye boğdu Turgut. Önce, iki büyük şişe rakı getirtti. Garsona gülerek: “Bizim ne kadar içeceğimiz belli olmaz,” dedi. “İçki biter sizde sonra. Alt üst ederim ortalığı.” Metin’in bir şey söylemesine fırsat vermeden masayı doldurttu: beyaz peynir, kavun, yaz olmasına rağmen sucuk, pastırma, fasulye pilakisi, midye pilakisi, cacık, sarmısaklı köfte, patates köftesi, haydari, arnavutciğeri, tarama, Rus salatası… Metin: “Yeter,” dedi: “Kim yiyecek bu kadar…” “Belli olmaz,” diye sözünü kesti Turgut: “Belli olmaz.” Devam etti ısmarlamaya: turşu, patates tava, midye tava, çoban salatası, yeşil zeytin, fava, mayonezli balık, patlıcan salatası, patlıcan tava… Garson, yandaki boş masayı da çekti ve arkası gelmeyen siparişleri yığmaya başladı. “Oğlum, burası çok geri bir meyhane. Dil, füme balık, salam, kokoreç, karides, pavurya filan yok mu?” İriyarı, ayıya benzeyen lokanta sahibi koşarak geldi; çıkarabildiği kadar nazik bir sesle, “Eksikleri aldırıyorum. Siz bunlarla başlayın, her şey gelecek,” dedi. Turgut, garsonu yanına çağırdı: “Bizi yabancı gördün galiba.” Metin’e bakıyormuş gibi yaparak eline bir on lira sıkıştırdı; komiyi de çağırıp iki onluk verdi: “Bize on beş liralık kadar taze fındık, fıstık gibi bir şeyler alıver. Üstü senin.” Bir masa daha getirdiler: rakılar, sodalar, sular, gümüş kaplı buz kovalarına kondu. Turgut, bir komi daha çağırdı: ona da beş paket Yeni Harman ve ayrıca patronun aracılığıyla üç paket Amerikan sigarası aldırdı. Metin’e döndü: “Biz bu hazır şeylerle başlayalım, şişkebabı, balık tava, kabak tava, et sote, ciğer tava, börek gibi sıcak şeyleri de hazırlatırız bu arada. Garson senin adın ne bakayım? Mustafa. Evet Mustafa. Ayıp değil mi oğlum? Hadi biz unuttuk diyelim: hatırlatmak yok mu? Nerede oğlum zeytinyağlı biber, patlıcan dolmaları? Nerede midye tavaya tarator?” Mustafa telaşla uzaklaştı. “Biraz fazla olmadık mı?” diye çekinerek sordu Metin: “Bunları yeseydik önce…” “Olur mu, Metin olur mu? Üzüntümüzü nasıl unuturuz başka türlü? Hem ben engin ruhluyumdur, şair tabiatlıyımdır. Her şeyde aşırılıktan, bolluktan hoşlanırım. Kaptırdım mı kendimi tutamam artık. Sen beni rahmetli…” Birden şaşırdı; fakat üç masaya sığmayan mezeleri inceleyen Metin’e belli etmedi. Metin, çekingen hareketlerle mezelere saldırmaya başladı bile… Kimin rahmetli olduğunu sormak aklına bile gelmedi… Ah rahmetli; ne kadar haklıydın, kimse kimseyi dinlemiyor dediğin zamanlar…

Garson, masayla mutfak arasında koşuşup duruyordu. “Evet beyim, geliyor beyim, şimdi hazır beyim.” Turgut, masalardaki aşırılığı yeterli bulunca, birden garsonun hızını kesti: “Oldu artık. Şimdi bizi rahatsız etmek yok. Bu masayı unut, ben seni hatırlayıncaya kadar.” Gülerek Metin’e baktı: “Her şey tamam mı? Muhabbete geçelim mi?” Garson, Turgut’u memnun etmek endişesiyle emrini hemen yerine getirdi. Turgut arkasına yaslandı. “Ortak dostumuz Selim ve dostumun yeni tanıdığım dostu Metin şerefine.” Metin: “Size bayıldım doğrusu,” dedi: “İnsanı sarıp götürüveriyorsunuz.” “Öyleyimdir. İstersem tadıma doyum olmaz. Her zaman böyle değilim ne yazık ki. Bazen ne kötü olurum bilsen. Bu akşam senin şerefine iyilerimi giydim.” Kötü kötü güldü: “Söyle bakalım nereden girişelim?” Masaya baktı. Metin: “Bilmem. Hepsi tazeye benziyor.” “Yok canım yemekten değil sohbetten bahsettim.” Metin, gevrek gevrek güldü: yavaş yavaş kabuğundan çıkıyordu. Acı tebessüm, önce yerini bayağı bir gülüşe bıraktı. Metin, kuvvetli alt çenesini her açışında çarpık ve sağlam dişleriyle etlerini gösteriyordu Turgut’a. Önceleri, Turgut’un sözlerinin bitmesini bekliyor ve ondan sonra anlayışlı ve kendine güvenen bir kahkaha atıyordu. Masalardaki mezeler ve şişelerdeki içkiler azalmaya başlayınca konuşmayı izleyemez oldu; yerli yersiz gülmeye başladı. Turgut, bazen konuşmayı ciddi bir biçime sokuyor ve sözün arasında birden: “Birader, orda da o sözü söylemek gerekmezdi. Anlayınca başını öne eğip sustu,” gibi ilgisiz ve baş tarafı eksik bir sözü sıkıştırıveriyordu. Metin, bazen şaşırıyor: “Hangi yerde gerekmezdi?” diye soracak oluyordu. “Canım diyordum ya büyükse büyüklüğünü bilsin diye…” Metin, sonunda direnmeyi bıraktı ve her söze başını sallamaya başladı. Oturduğu yerde sallanıyordu: gülüşleri daha seyrek, konuşması daha anlaşılmaz olmuştu. Turgut, bu durumu, anlayışlı bir dost gibi, anlamazlıktan geldi. Kadehini kaldırdı: “İçebiliyoruz, o halde içelim. Her şey vızgelsin bize bu dünyada. Ne günlük sıkıntılar, ne arkadaşların ölümü, ne de aşk üzüntüleri kılımızı bile kıpırdatmasın.” Metin, hafifçe kımıldadı, yerinden kalkmak istedi, olmadı. Dişlerini sıkarak, elleriyle masaya tutunarak kalktı sonunda. “Ben,” dedi. Bir an ayakta durdu; sonra bir şey hatırlamak istermiş gibi, elini alnına götürdü. “Fakat aşk…” dedi. Ellerini havaya kaldırdı, dengesini kaybeder gibi oldu. “Bir dakika; şimdi geliyorum,” diyerek uzaklaştı. Turgut, garsona işaret etti, garson, başını sallayarak Metin’in peşinden koştu, ona doğru yolu gösterdi. Döndüğü zaman Metin’in dudaklarındaki acı tebessüm de geri gelmişti. Yüzü bembeyazdı. Bakışları gene melankolikleşmişti. Turgut, canlı bir sesle: “Sözün yarım kaldı,” dedi. “Fakat aşk, diyordun. Konuların en hassasına gelmiştik. Doğrusunu istersen ben de artık sabırsızlanmaya başlamıştım. Fakat sözü bir türlü oraya getiremedim. ‘Fakat aşk’… doğrusu cesaretli bir çıkış yaptın.”

“Benim bu hususta ağzım çok yanmıştır,” dedi Metin. “Aşk dememeye yeminliyim.” “Gene de duramadın; fakat aşk, dedin. Biz Türkler açıksözlüyüzdür. Kendimizi tutamayız. Birbirimizi ne kadar yeni tanımış olsak da, yarım saat geçmeden içimizi döker ve fakat aşk, deriz.” Metin, alnını oğuşturarak dinliyordu. “Bir saat içinde en gizli aşklarımızı, en mahrem anılarımızı ortaya koyarız. Önce genel sözler edilir; fakat Metin Bey kardeşim, insan örneklerle konuşmak istiyor, ayrıntılara girmek istiyor. Ona nasıl engel olabiliriz? Biri başlıyor anlatmaya. Adı gerekli olmayan bir kadınla trende nasıl tanıştığını söylemesiyle yatması bir oluyor. Tabii burada zaman kavramı önemli değil. Ben, konuya birden giremediğim için yadırgıyorum belki. Ayrıca beni, ‘açılmak’ için çok uygun bulurlar. Karılarıyla nasıl yattıklarını anlatanlara bile rastlamışımdır. Sonra, adı gerekmeyen kadının da kim olduğunu öğrenir insan.” Kaşlarını çattı: “Biz açık sözlü milletiz. Bizi beğenmeyen gitsin İngiliz olsun. Senin de razı değilim benden gizlenmene Metin kardeşim, dostum. Selim’in dostu! Canım kardeşim!” diyerek kalktı Metin’i kucakladı, öpüştüler.

“Heyecanımı mazur gör kardeşim. Ben içimden geldiği gibi davranırım. Ne diyordum? Evet, insanlarımız bu anlatma görevine kendilerini o kadar verirler ki bazen, sabaha doğru, olur ya anlatacak bir şey kalmaz  insanlık hali, hepimizin başına gelmiştir, ayıplamak için söylemiyorum- (uygun gördüğümü de söyleyemem) o zaman da başlarından geçmemiş olayları anlatmaya başlarlar. Bizim için söylemiyorum ama, özellikle yolculuklarda insanı uyku tutmadığı zaman başlayan konuşmalar vardır. Hikâyeyi uydurdukları halde, kadın kahramanları gerçek hayattan seçiyorlar; işte buna dayanamıyorum. Anlatma ihtiyacına bir şey dediğim yok; hayır, kızdığım nokta şu: günahsız bir kızı ya da kadını, hem de çok defa bildiğiniz birini bu masallara alet ediyorlar. Aynı şehirde, aynı mahallede oturmuşsun kızla, üstelik sen kız sanıyorsun, değilmiş. İtiraf etmek gerekir ki insan, bir an için de olsa, bu masala kaptırıyor kendini, bilseydim o kızın… hayır bu tarafını karıştırmayalım işin. Komünistler gibi, ortaya bir yalan atıyorlar, milleti birbirine düşürmek için. Bütün kızları, kadınları savunuyorum bu yalancılara karşı.” Ayağa kalktı. “Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar.” Göz ucuyla Metin’e baktı. “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”


Tutunacak Bir Dal, Oğuz Atay – Roman
Kaynak: Tutunamayanlar, Oğuz Atay, İletişim Yayınları
Gönderen: Samet Altun, (19.06.18, 00.12)


< önceki eser  •  rastgele  •  sonraki eser >

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.