deneme

Tersi ve Yüzü, Albert Camus

Tuhaf ve yalnız bir kadındı. Ruhlarla sıkı bir ilişkisi vardı, onların kavgalarını, kızgınlıklarını benimser, ailesinden olup da sığındığı dünyada iyi gözle bakılmayan kimi kişileri görmeye yanaşmazdı.

Hiç beklenmedik bir zamanda kız kardeşinden gelen küçük bir miras geçti eline. Bir yaşamın sonunda gelen bu beş bin frank, küçümsenmeyecek bir baş belası olarak çıktı ortaya. Bu parayı bir yerlere yatırmak gerekiyordu. Aşağı yukarı tüm insanlar büyük bir serveti rahatça kullanabilir, ama para az oldu mu güçlük başlar. Bu kadın kendi kendine sadık kaldı. Ölümün eşiğine gelmişti, emektar kemiklerini barındırmak istedi. Bulunmaz bir fırsat çıkmıştı karşısına. Oturduğu kentin mezarlığında, bir yerin iyelik süresi dolmuştu, bu toprak üzerinde mal sahipleri görkemli bir lahit odası yaptırmışlardı, yalın çizgiliydi, üstelik kara mermerdendi, gerçek bir hâzineydi kısacası. Hem de dört bin frank gibi bir paraya satıyorlardı. Bu lahiti satın aldı. Borsa çalkalantılarının, politik olayların hiç mi hiç sarsamayacağı, sağlam bir değerdi bu. İç çukuru düzelttirdi, bedenini almaya hazır bir durumda tuttu. Her şey bitince de yaldızlı harflerle adını kazdırttı üzerine.

Bu iş ona öyle derin bir mutluluk verdi ki mezarına karşı derin bir aşka tutuldu. Başlangıçta çalışmalardaki ilerlemeyi görmeye geliyordu. Sonunda her pazar öğleden sonra ziyaret etmeye başladı mezarını. Biricik gezintisi, biricik oyalanması bu oldu. Öğleden sonra saat ikiye doğru, mezarlığın bulunduğu yere, kentin ta bir ucuna kadar uzun yolu yürüyordu. Küçük lahit odasına girip kapıyı özenle kapatıyor, dua iskemlesinin üzerine diz çöküyordu. İşte böylece, kendi karşısına yerleşerek, olduğu şeyle olacağı şeyi karşılaştırarak, her zaman kırık bir zincirin halkasını bularak, feleğin gizli amaçlarını hiç çaba harcamadan sezinledi. Hatta, tuhaf bir simgenin yardımıyla, herkes için öldüğünü de anladı bir gün. Toussaint yortusunda, her zamankinden biraz daha geç geldi mezarına, kapının eşiğini sevgi dolu bir özenle menekşelerle örtülmüş buldu. Bilinmedik, iyi yürekli insanlar, bu çiçeksiz mezarı görünce, çok ince bir özenle, kendi çiçeklerini bölmüşler, kendi kendine bırakılmış bu ölünün anısına saygı göstermişlerdi.

İşte gene bu şeylere dönüyorum. Pencerenin öbür yanındaki bu bahçenin duvarlarını görüyorum yalnız. İçlerinden ışık akan şu birkaç yaprak topluluğu. Daha yukarıda, gene yapraklar. Daha da yukarıda, güneş. Havanın dışarıda duyulan tüm bu gönencinden, dünyanın üstüne serpilmiş tüm bu sevinçten, ben yalnız dalların ak perdelerimin üzerinde oynayan gölgelerini seçebiliyorum. Beş güneş ışını var bir de, odaya kurumuş otların kokusunu boşaltıyorlar sabırla. Bir meltem çıkıyor, gölgeler perdenin üstünde canlanıveriyor hemen. Bir bulut güneşi örtüp açmayagörsün, bu mimoza vazosunun parıl parıl sarısı çıkıveriyor gölgeden. Yeter: tek bir parıltı doğmayagörsün, işte içim bulanık ve çıldırtıcı bir sevinçle doldu demektir. Beni böyle dünyanın tersyüzüyle karşı karşıya getiren bir ocak öğle sonu. Ama soğuk çöreklenmiş havanın dibine. Tırnağın altında kolayca çıtırdayıp yırtılıverecek, ama tüm nesnelere bir ölümsüz gülümseme giydiren bir güneş zarı her yanda. Ben kimim ve yapraklarla ışığın oyununa katılmaktan başka ne yapabilirim? İçinde sigaramın tükendiği bu ışın, bu tatlılık, havada soluk alan bu sessiz tutku olmak. Kendime erişmeye çalıştım mı bu ışığın ta dibinde erişebiliyorum. Dünyanın gizini veren bu hoş tadı anlamaya, duymaya çalıştım mı evrenin dibinde kendi kendimi buluyorum. Kendi kendimi, yani beni dekordan kurtaran bu en son noktasına varmış coşkunluğu.

Az önce, başka şeyler vardı, insanlar ve satın aldıkları mezarlar vardı. Ama bırakın da zamanın kumaşından keseyim şu dakikayı. Başkaları sayfalar arasında bir çiçek bırakırlar, aşkın kendilerine dokunup geçtiği bir gezintiyi kapatırlar oraya. Ben de geziyorum, ama bir Tanrı okşuyor beni. Yaşam kısadır ve insanın zamanını yitirmesi günahtır. Canlı bir insanım, öyle derler. Ama canlı olmak da insanın canlılıkta kendini yitirdiği ölçüde gene zamanını yitirmesidir. Bugün bir duruştur ve yüreğim kendi kendini karşılamaya gidiyor. Gırtlağıma gene bir iç sıkıntısı sarılıyorsa, bu ele gelmez anın parmaklarım arasında cıva incileri gibi kayıp gittiğini duyduğum içindir. Dünyaya sırt çevirmek isteyenleri bırakın. Benim yakındığım yok, öyle ya, kendi doğuşumu görmekteyim. Şu saatte, tüm ülkem bu dünya. Bu güneş ve bu gölgeler, bu sıcak ve havanın derinliklerinden gelen bu soğuk: her şey gökyüzünün tüm doluluğunu, acıma duyguma doğru boşalttığı bu pencerede yazılı olduğuna göre, ölen bir şey var mı, yok mu, insanlar acı çekiyorlar mı, çekmiyorlar mı diye düşünmem gerekir mi? Şunu söyleyebilirim, az sonra da söyleyeceğim: önemli olan insanca ve basit olmak. Hayır, gerçek olmaktır önemli olan, hepsi girer bunun içine, insanlık da, basitlik de. Ve ben dünya olduğum zaman değil de ne zaman daha gerçek olurum? Daha ben istemeden yerine getirilmiş her şeyim. Ölümsüzlük şuracıkta, bense onu umut ediyordum. Mutlu olmak değil artık dileğim, yalnızca bilinçli olmak.

Bir adam çevresine dalmış, bir başkası mezarını kazıyor: nasıl ayırmalı onları? İnsanları ve saçmalıklarını? Ama işte gökyüzünün gülümsemesi. Işık kabarıyor, yaz pek mi yakın? Ama işte sevilmesi gerekenlerin gözleri ve sesi. Tüm devinimlerimle dünyaya, tüm acımam ve tüm minnetimle insanlara bağlıyım. Dünyanın bu tersiyle yüzü arasında bir seçim yapmak istemiyorum, seçmesini sevmem. İnsanlar açık görüşlü ve alaycı olmamızı istemiyorlar. “Bu sizin iyi olmadığınızı gösterir,” diyorlar. Ben arada bir ilişki göremiyorum. Birine aktöreye ters düştüğünü söylediklerini duyarsam, kendine bir aktöre bulma gereksiniminde olduğunu anlarım bundan; birine küçümsendiğini söylediklerini duyarsam, kuşkularına katlanamadığını anlarım. Hile yapılmasını sevmem de ondan. Büyük yüreklilik, ölüme olduğu gibi ışığa da gözlerimizi kırpmadan bakabilmektir. Sonra, insanı yiyip bitiren yaşama aşkından bu gizli umutsuzluğa götüren bağı nasıl anlatmalı? Nesnelerin dibine çöreklenmiş alaya kulak verirsem, ağır ağır belli eder kendini. Ufak, aydınlık gözünü kırparak: “Yaşayın, sanki şey olmayacak gibi…”* der. Nice araştırmalara karşın, tüm bildiğim bu benim.

Ne olursa olsun, haklı olduğumdan kuşkuluyum. Ama bana öyküsünü anlattıkları şu kadını düşünürsem, önemli olan bu değildir. Ölmek üzereydi, kızı da mezarına götüreceği giysilerini o daha canlıyken giydirdi üzerine. Gerçekten de, bu işin eller ayaklar katılaşmadan daha kolay olduğu anlaşılıyor. Ama çok tuhaf, ne kadar ivecen insanlar arasında yaşıyoruz.


* Yani? “Sanki ölüm yokmuş gibi.”


Tersi ve Yüzü, Albert Camus – Deneme
Kaynak: Tersi ve Yüzü, Albert Camus, Can Yayınları
Gönderen: Ayşegül Hacıhaliloğlu, (06.09.18, 02.42)