deneme

Şiir ve Lailaheillallah, İsmail Süphandağı

ŞİİR, KALP tutulmasına karşıydı.

Gülmenin önemli bir nedeniydi kalp tutulması. Şiir ile gülme eylemi arasındaki ayrıma buradan nazar edenler, şiir ile gülme arasında bir karşıtlık buluyordu. Kalbi tutulabilenlerin şen görünen kahkahası ile kalbi eşyadan akseden hüzne açık şair yüreği arasındaki bu karşıtlık ilişkisini mukedderattan sayanlar da vardı. Bu ilişki aynı zamanda sahih olan ile yapay olanın ayrımına işaret ediyordu. Sahih olan neydi ve yapay olan neden bu kadar uzaklaştırıcı bir şeydi? İki sahih olan şey arasındaki suskunluk ile iki yapay olan şey arasında uzayıp giden konuşma ve yazmaları bir gösterge olarak aldığımızda bunun işaret ettiği şeyi anlamamız zorunlu demektir.

Tasavvufun, nesnel açıdan doğrulanamayan verileri ve algıları üzerine söz söylemenin neredeyse laubaliliğe varacak şekilde çoğaldığı günümüzde, bilenin sustuğu, konuşanın ise bilmediğine dair spesifik belirlenime ilişkin olarak sağlıklı cümleyi salık veren hiç kuşku yok ki Witgenstein’di. “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.” Susmak ile sahih olan arasındaki ilişki bir gönül dağdağasıydı ve kalbi güzelleştiren şeydi. Kalbin güzelliği bu anlamda yüzün de güzelliğiydi. ‘Yüzü perdahla kavi‘ bir güzelleşmenin ardında yatan şey ise asla güzellik değildi.

Kalbin güzelliği ile duygusuzluğu arasındaki terslik belli. Ayaklarımızı yerden kesen bir şey güzellik. Duygusuzluk ise bize yer’den başka yerimiz olmadığını ima eder, durur. Yere alışamamış bazısı bu da belli. Her an geçip gitmeye meyilli bir halde bulunuyor olması bundan. Gidilse nereye gidilebilir, kalındığında nasıl kalınır bu yerde? Kalmamakta ısrarlı olanın gidebilmekte çaresiz kalması halini nasıl uzlaştırabiliriz? Batıp giden, sönüp kaybolan bir sevgili elbet güzel değildi. Zevale mahkûm olan hakiki güzel olamazdı. Ebedi bir aşk için yaratılmış olan kalp, yere ait olanı sevmemeliydi, sevemezdi. Şu an gideceğimiz yer uzak, kaldığımız ve kalacağımız yer sıkıntılı. Gitmeye, gidebilmeye dair her gün yeniden başlıyorum. Ve Allah, yeniden başlayanların yardımcısıydı.

Eğer gidilemiyorsa, kalakalınacaksa olunduğu yerde yani madem gidilemiyor ve öylece kalınacaksa yer’de, kalmaya ‘la’ ile başlamalı. ‘La’; ‘ben buradayım, buraya alışamadığım da belli, gitmeye can atıyorum fakat gidemiyorum ama gitmeye kararlıyım’ demektir. ‘La’ aynı zamanda yer’in içinde fakat yer’e ait olmayan bir aidiyetin pekiştirilmesi olarak da okunabilir. Bu pekiştirilmiş aidiyetin bir meydan okuyuşla gerçekleştirilmesi anlamına da gelir ‘la.’ Çünkü ‘la’ ile yer’e ait olanların bağlandıklarına, gönül verdiklerine, bağlanamayacağımızı ilan etmiş oluruz. Bu ilan ediş, bir meydan okuyuş olarak kendini belirgin kılıyor. Onların -yer’e ait olanların- boyun eğdiklerini, tapındıklarını, kalplerini ram ettiklerini ‘la’ diyerek reddetmiş oluyoruz.

Tüm bu reddedişle, meydan okuyuşla karşı durduklarımızın bize sundukları alan, yer’in üzerinde değil. Bu anlamda ‘la’, yer’e ait olmamaya, yer’e alışamamaya dair bir başlangıç noktası olarak beliriyor. Bu şu anlama da gelir: “Sizi rahatsız etmeyen her şey bizi rahatsız ediyor. Siz rahatsızlık duymadığınız şeylerle bir bütünlük içinde var oluyorsunuz ama bizim var olabileceğimiz yer sizin rahatsızlık duymadığınız tüm şeylerin dışında bir yerdedir ve orası asla sizin olduğunuz yer, yani burası değil.”

Sizin, kabul edebileceğimiz tek iddianız var ve o da bir mekânda birlikte oluşumuz hususudur. Aramızda ‘la’ ile çekilmiş bir çizgi bulunuyor. Siz bizim kendilerine ‘la’ dediklerimiz oluyorsunuz. Ve bu ‘la’ ile sizin dışınızda ama bize ait olan o muazzam uzaklıklara doğru yola koyulmaya hükümlü bulunmuşuz. Dolayısıyla ‘la’ bizi yer’e alışık kılmayan bir sırrımız gibi. Bu sırla biz, ayaklarımızı yerden kesiyor, buraların uzaklarına, daima ötelere her an geçip gitmeye meyilli oluyoruz. ‘La’ bir çıkış yeri, tüm geçip gitmelere dair bir başlangıç noktası.

Sahici bir dilin sırrı da burada var oluyor. Çünkü tutuk bir kalp değil şiirdeki. Bu yüzden gülmeye değil hüzne yakın duruyor. Sahici olan ile yapay olanın arasına ‘la’ ile çekilmiş çizginin gerisinden gelen kahkahaları, şen gülmeleri, yer’e ait ve yapay buluyor şiir. Şiirin yakın durduğu kimseler, her an geçip gitmeye meyilli olup, aidiyetini zorunlu olarak bulunduğu yerden koparanlar oluyor. Yer’e alışamamışların bu ortak mekânda şairane oturmaklığı bundandır.

Şiir ile gülüşler, gülmeler arasında karşıtlığa yönelik bir ilgi var. Bu ilgi tam olarak bir karşıtlığa – zıtlığa – dayanıyor. Zira sahih olan ile kalıcı olan arasında kopmaz bir bağ kurulmuş. Geçici olanın yapmacıklığı ise hemen fark edilen bir şey. Geçici veya geçmiş olanın verdiği hüzün bir sıçrama anı yaşatıyor ve bizi ebedi olanın eşiğine taşıyor. Yüzünüzü nereye dönerseniz dönün, O’nun vechi oradadır. Ne ki gelip geçmiş ise geçsin, baki olan yalnız O’dur. Bu anlamda şiir, geçici olandan bir uzaklaşma hali içinde bulunur. Dörtnala geçici olanın içine yürüyen şiir, yapmacıklığın elinden yakasını kurtarabilir mi? Eğer şiirde eski zaman hüzünleri sizi burkmuş ise bilinmeli ki bu kalbin ebediyen eskimeyecek olana dair iştiyakının ipucudur. Bu iştiyak açık biçimde ‘la’ nın devamı olarak okunmalı. ‘Hayır diyoruz sizin tüm tapındıklarınıza ki o Allah bir’dir’ demek anlamına geliyor. Çünkü iştiyakın yönelişi ebedi ve ezeli olana dönüktür. Yatay bir düzlemde varlık anlamını kazanan ‘la’, peşinden dikey bir yönelişi gerektiriyor. Yani şiirin elinin tersiyle itmiş olduğunu ‘la’ diyerek bir savaşçı edasıyla biz de terslemiş ve bir başkaldırı ruhuyla onlara meydan okumuş oluyoruz. Ki bu neyin adına ise asıl anlamını orada bulacaktır. Bu anlamını bulma yolculuğu bizi ‘la’nın devamına ulaştırıyor. Kimin adına ‘la’deniyor; bir olan, mülkün sahibi olan, ortağı bulunmayan, her hayır elinde bulunan, hayatı ve ölümü yaratan ve her şeye gücü yeten adına deniyor bu ‘la.’ Bu apaçık, tüm evreni yabancı bir yer olarak görebilme eğilimiyle alakalı bir duygu. Varlığın her türlüsünden aidiyeti koparma eylemi. Yere alışamayan ve her an geçip gitmeye meyilli olanın, yerin yüzeyinde bulunmuşluk hali. Kalbini dünyaya bağlamamış olan varlığın sıkıntısından kurtulmuş sayılır. ‘La’ bağlanmama hali iken kurtulmuş sayılmak da ‘la’nın devamında yer alan ‘ki o Allah bir’dir’ oluyor. Çünkü ‘la’ demekle bir olana sığınmak ve oraya yönelmek arasında bir bütünlük var. Günlük hayatta, güncelin en gürültülü ortalık yerinde kalbini geçip gitmeye meyilli kılan şair, dünyaya bağlanmamakla, kurtuluş duygularını birlikte yaşar. Sadece birinin dile gelmesi diğerinin varlığını ima eder. ‘la’ asla ‘ki o Allah bir’dir’ den ayrı olarak var olamaz, olmamalı.

Şiir, kalp tutulmasına karşıydı, demiştik. Kalp tutulması, duygusuzluğu ve katılığı işaretliyor. Katılık ve duygusuzluk ise gülmeyi, acımamayı taşıyor içinde. Var olandaki bir eksikliğe karşı merhameti değil de katılığı yeğliyor gülme eylemi. Bu yüzden tümüyle anlamak tümüyle bağışlamaktır, denir. Anlamanın, merhamet edebilmek olduğunu kaydedenler, meseleye bu zaviyeden bakmışlardı. Bu husus şunu da ima eder; anlamamak, katılaşmaktır. Bu ise gülmeye doğru evrilir kendi içinde. Çok gülmenin kalbi katılaştırdığına yapılan vurgudaki incelik, şiirin hüzne yakın anlayışlı evreninde daha iyi anlaşılıyor.


Şiir ve Lailaheillallah, İsmail Süphandağı – Deneme
Kaynak: Kara Kalem “http://www.karakalem.net/
Gönderen: Samet Altun, (20.07.18, 12.56)