öykü

Güneşin İkindisinde, Fırat Karabulut

“Onu görmeyeli ne kadar çok oldu.” düşüncesiyle uyandı. Zorla açabildi göz kapaklarını. Oda hâlâ karanlıktı. Zaten altı aydır gece gibiydi günler. Hava sürekli kapalıydı. Tipinin sesiyle uyanmıştı ama bu ses, bir kapı sesi gibi gelmişti ona. Onun geldiğini zannederek uyanmıştı. O an içindeki o sıkıcı, iç bunaltan hava yerini, göğsünü ferahlatan bir duruma bırakmıştı. O ferahlık tekrar umutsuzluğa dönüştü. Göğsüne, midesine yine ağırlık çöktü. Boğazında bir düğüm oluştu. Yorganın altında olmasına rağmen üşüdüğünü fark etti. Kolunu yorgandan çıkarınca daha şiddetli bir soğuğu hissetti. Geri çekti kolunu. Yer yatağından, yorganın içinden çıkmaksızın pencereye doğruldu. Camlar buz kesmişti. Mavi pencerenin boyaları ıslaklıktan kararmıştı. Kalkıp cama üfleyerek buzu eritmek geçti içinden. Halsizlik, ümitsizlik ve soğuk bu hevese engel oldu. Doğrulurken sırtı açıkta kalmıştı, bunu hissettiğinde derhal yatağa yıktı sırtını ve tipinin artan uğultusu içinde; kendini, umudunu uykunun kollarına bıraktı.

Uzaklardan gelen köpek sesleriyle irkilerek uyandı. Aklına babasıyla ot biçmeye gittiği o gün geldi. Sabahın erken saatlerinde annesi: “Kalk, bugün Küçükhızar’a gideceksin baban bekliyor.” dedi. Sevindi çocuk. Dün gece bunu düşünerek uyumuştu. Annesi yandaki sedirin üstüne göğermiş peynir ve tandır ekmeği bırakmıştı. Sobanın yanında akşamdan kalma patates kabukları duruyordu. Annesi sobanın külünü temizlerken “Hadi yüzünü yıka gel.” dedi. Çocuk, uykunun sersemliğiyle elbiselerini giyip, odadan çıkarak avluya geçti. Avluyu ortada kocaman bir direk tutuyordu. Bütün ev sanki bu direğe göre inşa edilmişti. Bu direk sadece damın değil tüm ailenin dayanağıydı. Dedesinin her gün bir yaprak kopardığı takvim bu direkteydi. Takvimin hemen altında ecza dolabına benzer küçük bir ahşap dolap kendine yer bulmuştu. Bu dolabın altındaki ince bir çiviye asılı havluyu alarak dışarı çıktı. Bütün köy uyanmıştı. Yaz olmasına rağmen her evin bacası tütüyordu. Evin arkasındaki tuvalete gittikten sonra harman yerini koşarak geçip komşu evlerin arkasındaki tek kişilik patika yoldan uçarcasına geçip köyün çeşmesine vardı. İpince akan suya dokunduğunda kendine geldi. Su az akıyordu ama bir o kadar soğuktu. Dedesi kendi elleriyle yapmıştı bu çeşmeyi, üstelik tüm köylü hep bir ağızdan “Burdan su çıkmaz, boşuna uğraşma.” demişti. Çocuksu bir gurur duyarak elini, yüzünü üstünkörü yıkadı. Omzundaki havluyla kurulanıp evin yolunu tuttu.

Evin önüne geldiğinde, babasını bir elinde tırpan bir elinde atın yularıyla gördü. At huysuzca, diri hareketlerle zor zapt ediliyor gibiydi. Her an şaha kalkmaya hazır, sanki şahlanırsa köyün dışındaki çayırlık alana dört nala gidecek gibi duruyordu. Annesi patates kabuklarını önüne bırakınca hayvan uysallaştı.

Çocuk havluyu aldığı yere asarken takvimden bir yaprak koparıldığını gördü. Dedesinin odasına sessizce yöneldi. Kapı aralıktı, keçi postundan yapılmış seccadeyi gördü yerde. Biraz daha kapıya yaklaşınca dedesini sedirin üstünde bağdaş kurmuş durumda buldu. Elinde bir kitap vardı, mırıldanarak okuyordu. Tam içeri girecekken annesinin sesini işitti, dönmek üzereyken dedesinin kendisine gülümseyerek baktığını gördü. Gülümsedi, gülümserken geri adım atarak kapıdan uzaklaştı.

Göğermiş peynir ve tandır ekmeği yer sofrasında hazırdı. Bunlardan yedi. Çocuk acele ettikçe annesi onu uyaran bakışlarla yavaşlatıyordu. Çocuk doyduğunu anlayınca annesine müdahale fırsatı vermeden hızlıca sofradan kalktı. Dışarı çıkar çıkmaz babasını buldu kapı önünde, peşinden annesi geldi. Babası, “Yedi mi bir şeyler?” dedi. Anne, başıyla onayladı utanarak.

Babası tek bir hareketle ata bindi, annesi onu uzattı babasına. Baba bir eliyle atın gemini tutuyor ve omzuna dayadığı tırpanı idare ediyor, diğer eliyle kucağındaki çocuğu tutuyordu. Karısına “Allahaısmarladık.” deyip atı dağ yoluna sürdü. Güneş kızıllığını göstermeye başlamıştı. Arkalarından evin köpeği yetişti onlara. Havlamalarla bir ileri bir geri koştu, durdu yolculuk boyunca. Dereler tepeler aşıldıkça boz topraklar yerini yeşil bir örtüye bıraktı, toprak bereketlendi. Küçükhızar göründü, bir çay yeşil örtüyü ikiye bölüyör, tarlalar sınır taşlarıyla sıklıkla bölünüyordu. Çay geçilince ormanın eşiğindeki tarlaya gelindi.

Öğleye doğru babası tarlanın yarısını biçmişti. Güneş iyice kendini hissettirdi. Baba ikide bir eliyle alnındaki teri siliyor, nefesleniyor… Çocuk sıcağa aldırmadan köpeğiyle dur durak bilmeden bir o yamaca bir bu yamaca koştururken sazlıklarda gezinen ve oradan havalanan turnaları görüyor…

Turnaları gördüğü o günü düşünürken yüzündeki gülümseme birden kayboldu. Yataktan bir kez daha doğruldu. Oda buz gibiydi. Dışarıda pencerenin hizasında kar, kör edercesine bir beyazlık. Titreme sardı bedenini. Elini istemeden sobaya yaklaştırdı, buz. Aceleyle pencerenin önüne bir tahta iskemle koyup iskemlenin üzerine çıktı. Küçükhızar’a gittikleri yolu bulmaya çalıştı. Komşu evlerini görmek bile imkansızdı. Evler kar içinde birer tümsek gibiydi. Bu tümseklerin en belirgin yerlerinden tezeğin isli, kara dumanı uğuldayan tipiye karışıyordu. Köyün yolunun kapalı olduğunu anlayınca bugün de gelmeyecek, dedi…

Gün boyu ağustos sıcağında tırpan sallıyordu, tüm bedeni ter içinde kalmıştı. Yorulmuştu, bedeninden ekşimsi bir ter kokusu biçilmiş taze ot kokularına yayılıyor; iki üç adımda bir, tırpan taşa denk gelince çıkan ses, az sonraki masat sesini döllüyordu. Tırpanı her masatladığında terini silmeye ve azıcık da olsa kollarını dinlendirmeye fırsat buluyordu. Turnaların havalandığını görünce çocuğu düşünerek: “Bugün de erken gitmeli.” dedi.

Dağlardan, ormanın en bilinmez kuytularından doğan çay, Küçükhızar’da ortaya çıkmışcasına soğukluğunu koruyordu. Dizlerine kadar bu çayın içine giren çocuk, avuçlarına aldığı suyu yukarıya sıçratıp suyun dökülüşünü ve o an beliren gökkuşağını hayranlıkla izliyordu. Ne kadar yukarıya atarsa gökkuşağının o nibette ömrünün uzadığını fark eden çocuk, her defasında daha fazlasını istiyordu…

Güneşin ikindisini ardına alan baba, gölgesini oğlunun üzerine düşürüyor. Şehre inmeli, oyuncak almalı hem okula başlayacak, önlük, ayakkabı, çanta… Arkadaşı Rıza’nın büyük şehirlere gidip parayla dönme fikri aklına geldi. Hem oralarda yollar kapanmazmış hiç. Elektrikler gitmezmiş. Her evde su olurmuş. Rıza’nın bu son sözü kulaklarındaydı hâlâ “Her evde su…”

“Hadi evladım, gidiyoruz.” dedi. Atı suyun öbür tarafındaki bir ağaca bağlamıştı. Evin altıncı horantasına doğru ilerlerken köpek, köye döneceklerini sezmiş gibi neşeli neşeli havlayarak, çocuğun önünden seyirtip ata yaklaştı. At huysuzlanarak bir ileri bir geri adım atarak köpeği uzaklaştırdı yanından. Baba önce oğlunu bindirdi ata, tırpanını atı bağladığı ağaca dayadı, kendisi de ata bindikten sonra tırpanı aldı ve dönüş yoluna koyuldu. Yol boyunca şehirde çalışma fikrini düşündü. Altı ay çalışıp köye gelecek ve işleri iyi giderse şehre taşınabileceklerdi. İşleri iyi gitmezse baharın sonunda köye dönebilir, hasat mevsimine yetişebilirdi. Hem her evde su varmış! Karısı artık sabahtan akşama kadar omuzlukla su taşımayacak. Oğlan da okula başlayacak. Şehirde bir okula gider. Oradaki okullarda her sınıfın öğretmeni farklıymış. Çocuğun sarı saçlarını kokladı, hiç olmazsa bu sabi hayatını kurtarır diye mırıldandı.

-Efendim baba!
-Bak, köy göründü. Söyle bakalım hangisi bizim ev?
Çocuk elini kaldırıp bir şeyler söylerken adam tekrar daldı. Lokantada çalışırım… Köye vardıklarında akşam ezanı yankılandı.

Beklemenin saatlerle, günlerle ölçülemediği bir yaş bu. Çocuk gözlerini ufka dikmiş. Yolun gökyüzüyle buluştuğu noktada köyün minibüsünün gelmesini bekliyor. Bekliyor. Her sabah ilkin pencereye yöneliyor ve oradan ufka bakıyor. Günün o uzunluğu içerisinde sürekli baktığı, önce umutla baktığı sonra umudunu hep bir sonraki güne devrettiği günlerdi.

Bir sabah ufukta köyün yollarını açan greyderi gördü. Yollar açılınca babasının gelmek üzere olduğunu düşündü. Annesine babasının ne zaman geleceğini her sorduğunda, “Yollar açıldığında.” cevabını almıştı.


Güneşin İkindisinde, Fırat Karabulut – Öykü
Kaynak: Elek Dergisi 1. Sayı, Fırat Karabulut
Gönderen: Samet Altun, (10.09.16, 13.35)