anlatı, roman

Dördüncü Gezi, Jean-Jacques Rousseau

Hâlâ ara sıra okuduğum birkaç kitap arasında beni en çok ilgilendiren ve yararlı olanlar, Plutarkhos’un yapıtlarıdır. Çocukluğumda ilk okuduğum odur; yaşlılığımda da son okuyacağım odur; diyebilirim ki, ibret dersi aldığım tek yazardır. Daha önceki gün, onun ahlakla ilgili kitaplarından biri olan “Düşmanlardan Yararlanma Yolu”nu okuyordum. Aynı gün, kimi yazarların bana gönderdikleri kitapçıkları düzeltirken, Rahip R***’nin defterlerinden birine rasladım. Başlığına şu sözleri koymuştu: “Vitam vero impendenti.” Onun gibilerin ne türlü anlatım yollarına başvurduklarını bildiğim için, bu seferkine de aldanmayarak, incelik perdesi arkasında kinayede bulunduğunu anladım. Ama işin aslı neydi? Bu alaydan amacı ne olabilirdi? Ona ne yapmıştım da bu alaya yol açmıştım? Plutarkhoscuğumun verdiği dersten yararlanabilmek için, ertesi günkü gezintimi kendimi yalan konusunda inceleyerek yapmaya karar verdim; bu işe başlarken, Delfi Tapınağı’ndaki “kendini bil” sözünün, “İtiraflarım”da sandığım gibi kolayca uyulacak bir ilke olmadığı konusunda, önceden de var olan inancımı bir kez daha düşündüm. Ertesi gün, bu düşüncemi gerçekleştirmek amacıyla yola çıkınca, aklıma gelen ilk şey, gençliğimde söylediğim ve şimdi yaşlılığında bile türlü türlü yaralar almış yüreğimi dağlayan bir yalan oldu. Kendiliğinden bir suç oluşturan bu yalan, öğrenemediğim ve ama pişmanlığıyla çok büyüttüğüm sonuçları bakımından daha korkunç bir suç niteliğini almış olacak. Ancak, söylerken içinde bulunduğum ruh durumu hesaba katılırsa o yalanlar, yalnızca yersiz bir utanç ürünü olmuştur; ona kurban giden kadına zarar vermek niyeti şöyle dursun, yemin ederim ki bu utanç yüzünden yalan söylediğim anda kendimden başkasına zararı dokunmaması için yaşamımı vermeye hazırdım. Bu, öyle bir bilinçsizlik bunalımı olmuştur ki açıklamak için, çekingenliğimin yüreğimdeki bütün istekleri boşa çıkardığını ileri sürmekten başka şey söyleyemem.

Bu korkunç davranışımın, anısıyla bende bıraktığı sönmez pişmanlık, ömrümün sonuna dek, yalana karşı beni ondan koruyacak bir nefret aşıladı. İlkemi belirlediğim zaman ona pek layık olduğumu duyumsuyorum; ama Rahip R.’nin sözü üzerine kendimi daha esaslı olarak incelemeye koyuldum.

O zaman, gerçeğe olan aşkımdan dolayı gururlanarak; benzerlerimin hiçbirinde görmediğim bir yansızlıkla bu gerçeğe güvenimi, çıkarlarımı ve benliğimi feda ettiğim anlarda bile, kendi kendime uydurup doğru diye söylediğim şeylerin sayısı karşısında afalladım.

En çok şaştığım şey de, bu yalanları anımsarken ciddi bir pişmanlık duymamamdır. Ben ki her şeyden çok sahtelikten nefret ederim, ben ki yalanla kurtulabileceğim işkencelere göğüs germişimdir ve ben ki bir yalanın pişmanlığını elli yıl çektim; nasıl oldu da gereksiz ve yararsız yere yalan söyledim ve söylediğime de üzülmedim? Suçlarım bana hiçbir zaman bir tür pişkinlik kazandırmadı; ahlak içgüdüsü bana hep yol göstermiş, vicdanım dürüstlükten hiç ayrılmamıştır; bu vicdan, çıkarlarıma uymakla bozulsa bile, nasıl olur da insanoğlunun tutkularına kapıldığı durumlarda doğruluğunu korur, ama çok daha önemsiz işlerde o doğruluğu yitirir? Gördüm ki bununla ilgili olarak kendi hakkımda vereceğim yargının doğruluğu, o sorunun çözülmesine bağlıydı; iyice inceledikten sonra şöyle açıklamayı başardım:

Bir felsefe kitabında okuduğuma göre yalan söylemek, dışa vurulması gereken bir gerçeği saklamaktır. Bu tanıma bakılırsa, söylemek zorunda olunmayan bir gerçeği söylememek, yalan söylemek değildir. Ama o gerçeği söyleyememekten hoşnut olmayan kimse, tersini söylerse yalancılık eder mi, etmez mi? Yine tanıma başvurulursa, kimin yalancı olduğu anlaşılamaz. Çünkü, bir kimse, borçlu olmadığı adama sahte para vermekle, onu kuşkusuz aldatır, ama hırsızlık etmiş olmaz.

Burada birbirinden önemli iki soru ortaya çıkıyor; birincisi şudur: Başkalarına gerçeği borçlu bulunduğumuza göre, doğruyu ne zaman ve nasıl söylemek zorundayız? İkincisi: Başkalarını saflıkla aldattığımız durumlar var mıdır? Pek iyi bilirim ki, ikinci soru, yazara bedava gelen kitaplarda, en tutucu ahlakın uygulanması olanaksız bir gevezelik sayıldığı toplumda, olumlu olarak kesilip atılmıştır. Karşı düşünceler ileri sürerek birbirlerinin düşüncelerini çürüten bu yetkili kişileri bir yana bırakarak, bu sorunları kendi düşüncelerimizle çözümlemeye çalışalım:

Genel, yani soyut gerçek, nimetlerin en değerlisidir. Sanki aklın gözü olan onsuz, insanoğlu hiçbir şey göremez; yine onun sayesindedir ki insanlar nasıl davranacaklarını öğrenir, ne olmak gerekirse olur, ne yapmak zorunluysa yapar ve asıl amacına doğru gider. Bireyin vardığı gerçek, her zaman doğru değildir; çoğu kez yanlış ve hemen her zaman kimseye yaramayan bir şeydir. Herhangi bir insanın mutluluğuna yarayan ve bu bakımdan bilmesi gereken şeyler belki çok değil; ama çok olmasa da, her yerde arayacağı hakkı ve malıdır; onu bundan yoksun kılmak da hırsızlığın en kötüsüdür, çünkü bu şeyler, başkasına verilmekle vereni yoksun etmeyen ortak nimetlerdendir.

Öğrenim bakımından da, günlük yaşamda da yararı olmayan gerçeklere gelince, nasıl hak ileri sürebileceğimiz bir nimet sayılır ki, onlar aslında nimet bile değildirler; ve mülkiyet çıkar temeli üzerine kurulduğuna göre, mülkiyetin olmadığı yerde yarar olamaz. Verimsiz olsa bile, bir toprak istenebilir; çünkü hiç değilse üzerinde bir yapı kurulur; ama kimse için anlamı olmayan, kimseyi ilgilendirmeyen saçma bir olgunun doğruluk ya da yanlışlığı kimseyi etkilemez. Manevi ve maddi alanlarda hiçbir şey gereksiz değildir. Hiçbir şeye yaramayan bir şey, hak sayılamaz; sayılması için yaraması gerek. Böylelikledir ki hak diyebileceğimiz gerçek, adaleti ilgilendirenidir; varlığı ya da bilgisi herkes için anlamsız olan şeylere gerçek kavramını uygulamak, bu kavramın kutsallığını bozmaktır. Demek ki olası olsa bile, herhangi bir yarardan sıyrılmış gerçek, bir hak oluşturamaz ve bu nedenle, onu saklayan yalan söylemiş olmaz.

Ancak, kimseye yaramayacak denli verimsiz gerçekler var mıdır? Bu, tartışılması gereken bir başka konu; az sonra değineceğim. Şimdilik ikinci konuya geçelim.

Doğruyu söylememek başka, doğru olmayanı söylemek de başkadır; ama, her ikisinden de aynı sonuç çıkabilir, çünkü sonuç bir olduğu için başka yola varılamaz. Gerçeğin kimseyi ilgilendirmediği yerde, onun karşıtı olan yanlış da ilgilendirmez; bundan şu çıkar ki, aynı durumlarda gerçeğin tersini söyleyerek aldatan, gerçeği söylemeyerek aldatandan daha çok suçlu değildir; çünkü yararsız gerçekler konusunda yanılmaktan kötü olan bilmemektir; denizin dibindeki kumun rengini bilmememle, kumu ak ya da kırmızı sanmam arasında fark yoktur. Haksızlık, başkasına zarar vermekse, kimseye zarar vermemekle haksız olunur mu?

Ancak, kısaca söylemek gerekirse, her türlü duruma çok iyi uygulanması için önceden aydınlatılmış olma durumu dışında, bu konuların kılgısal hiçbir yararı olamaz. Gerçeği söylemek zorunluluğu, onun yararı temeline dayanıyorsa, bu yarar hakkında nasıl karar verebilirim? Çoğu kez, birinin çıkarı ötekinin zararını gerektirir; kişisel çıkar da, hemen her zaman genelin çıkarına aykırıdır. Böyle bir durumda nasıl davranmalı? İlişkimiz olan kişinin çıkarına, ilişkimiz olmayanların çıkarını feda mı etmeli? Birine yaradığı halde ötekine zarar veren gerçeği söylemeli mi, söylememeli mi? Diyeceklerimizi yalnızca kamu çıkarına göre mi ölçmeli, yoksa herkesi kapsaması gereken adalet adına mı? Konunun içyüzünü, bildiklerimi yalnızca adalet kurallarına göre kullanacak denli biliyor muyum? Dahası var; başkalarına borçlu olduklarımızı incelerken, kendimize borçlu bulunduklarımızı, yalnızca gerçeğe borçlu bulunduklarımızı gereğince düşündüm mü? Birini aldatırken zarara düşürmezsem, bu, kendime zarar vermiyorum demek midir? Kusursuz olmak için haksızlık etmemek yeter mi?

“Ne olursa olsun, gerçekten ayrılmayalım; adalet, gerçek demektir; eylemlerimizde, inançlarımızın bağlı bulunduğu kurala aykırı savlarda yalan daima haksızlık, yanılmaysa hiledir. Gerçekten ne çıkarsa çıksın, kendi gerçeğimizi söylemediğimiz için, doğruyu söylemek suçtur” yollu akıl yürütmelere dalmak, birçok sıkıntılı tartışmadan sıyrılmaktır; ama bu, konuyu kestirip atmak sayılır; çözmek değil. İşin aslı şudur: Her zaman gerçeği söylemekten çok, her seferinde söylemek zorunluğu var mı yok mu? Bundan başka (yanıtı bence olumsuz olan bir sorudur), gerçeği bildirmenin kesin olarak zorunlu bulunduğu durumlarla, haksızlık etmeksizin onu saklamak ya da yalan söylemeksizin değiştirmek zorunluğu olan durumları ayırt etmektir. Bu gibi durumların gerçekten var olduğunu biliyorum.

Ancak, böyle bir kuralı nereden çıkarmalı; onun şaşmaz bir kural olduğunu nasıl kanıtlamalı? Bu denli güç manevi sorunların tümünü, aklımdan çok vicdanıma başvurarak çözümlemekten her zaman kazançlı çıktım. Ahlak içgüdüsü beni hiçbir zaman aldatmadı; o, yüreğimde, her zaman güvenebileceğim saflığını korudu; davranışlarımın kimilerine karışmasa bile, anılarıma, belleğime her zaman egemendir; işte oradadır ki, kendimle ilgili olarak, öbür dünyada verilecek olanlar kadar acımasız yargılar veririm. İnsanlar hakkında vereceğimiz yargıları sözlerinin etkisine göre belirlemek, onları gereği gibi değerlendirmiş olmamaktadır. Bu etkiler her zaman kestirilemedikten başka, o sözlerin de kullanıldığı ortama ve zamana göre değişirler. Dahası, iyilik ya da kötülüklerini, ancak sahibi bilir. Doğruyu söylememenin yalan sayılması için aldatmak kastı bulunmamalı. Aldatmak kastının da kötülük etmek isteğinden ileri geldiği kesin olmadığına göre, tümüyle bunun karşıtı bir amaç da güdebilir. Yalnız, bir yalanı zararsız kılmak için zarar vermek isteğinin belirmemesi yetmez; üstelik karşımızdakileri düşürdüğümüz yanılgının, onlara da başka kimselere de hiçbir zarar getirmeyeceğinden emin olmamız gerekir. Böyle bir kanıya varıldığı pek az görülür ve bunun içindir ki bir yalan, hemen hiçbir zaman masum olamaz. İnsanın kendisinin ya da başkasının çıkarı için yalan söylemesi, sahtekârlıktır; zarar vermek, ara bozmak için söylenen yalansa, yalanların en bayağısıdır. Ne kendine ne de başkasına kazanç ya da zarar vermeyi düşünmeksizin yalan söylemek, yalan değil, bir tür uydurma oyunudur.

Ahlaksal bir konuya dayanan söylenceler, herkesçe kolay ve hoş anlaşılan yararlı gerçekleri yaydıklarına göre, bunlarda gerçeği örten yalan üzerinde durulmaz; söylenceyi yalnızca söylence diye anlatan kimse, hiçbir anlamda yalan söylemiş olmaz.

Herhangi bir ibret dersi taşımayarak, yalnızca eğlendirmeyi güden öykü ve romanların bir çoğundaki gibi, boş söylenceler de var. Ahlak bakımından hiçbir yararı olmayan bunların değeri, uyduranlarına göre belirlenir; birer gerçek olarak ileri sürülürlerse, sahte olduklarını düşünmelidir; ama böyle yalanları söylemekte, şimdiye dek kim duraksadı ya da bunları kim ayıpladı ki? Örneğin “Gnidus Tapınağı”nda herhangi bir ahlak konusu varsa, o konu birçok kösnül (şehvanî) ayrıntı yüzünden hiçe indirilmiştir.

Yazar bunları saflık perdesiyle örtmek için ne yapmış; yapıtının Yunanca’dan çevrildiğini söylemiş ve okurlarını doğruluğuna inandırmak için kitabı nasıl bulduğunu inandırıcı biçimde anlatmış. Bu, eksiksiz yalan değilse, yalanın ne olduğunu tanımlasınlar o zaman. İşin gerçeği böyle olduğu halde, yalanını yazarın yüzüne vuracak kimse çıkmadı.

Bunun bir şaka olduğu, yazarın kimseyi kandırmak istemediği ve buna kimsenin kanmadığı; dahası, o, sözde Yunanca’dan çevrilen yapıtı yazarın kendisinin yazdığını herkesin bildiği anımsatılabilir; ama neye yarar? Yanıtım şu oldu: Böyle bir şaka, bir amaç gütmüyor idiyse budalaca bir çocukluk sayılır; yalancı, sözüne kimseyi inandırmasa bile yine yalancılık etmiştir; okuduğunu anlayanlardan başka, eski bir yazının bulunduğunu temiz bir edayla anlatmasına inanıp da kendi dönemlerinin bir kasesinden içmeyecekleri zehiri antika bir kadehten, duraksamadan içen sıradan ve saf okurlar bulunmaktadır.

Bu gibi ayrımlar kitaplarda bulunsun bulunmasın, vicdanının hoş görmeyeceği hiçbir şeye razı olmayan iyi niyetli kimseler de vardır: Çünkü kendimize yarar diye doğru olmayanı söylemek, (daha az ağır olmakla birlikte) başkasının zararına söylenen söz kadar yalan sayılır. Hak etmeyene fırsat vermek adalet düzenini bozmaktır; beğence ya da kınamayı gerektiren bir eylemi kendimize ya da başkasına mal etmek, insanı şöyle ya da böyle sarsan her şey, yalandır. İşte işin açık sınırı; ama gerçek olmadığı halde adaleti ilgilendirmeyen herhangi bir şey, bir söylencedir: Açık söyleyeyim ki, o söylenceleri yalan sayanların vicdanı benimkinden çok daha tutucudur.

Hizmet amacıyla söylenen yalanlar, gerçek yalanlardır; çünkü onları gerek başkaları, gerekse kendimizin adına ileri sürmek, kendimize karşı ileri sürmek gibi haksızlıktır. Gerçekten yana ya da gerçeğe karşı söz söyleyen her kimse, gerçek bir kişi söz konusu olunca yalan söyler. Ama “düşlem ürünü” bir kimseden söz ediyorsa, uydurduğu şeylerin ahlaka uygunluğu ya da uygun olmayışı konusunda yargıya varan ve bu yargıları yanlış olan kimse, ne söylerse söylesin, yalan sayılmaz; o zaman, olaylar bakımından yalan söylemezse de ahlak gerçeği bakımından söylemiş olur.

Toplumsal yaşamda “gerçekçi” denen bu türden pek çok insan gördüm. Boş ve anlamsız konuşmalarında gözettikleri gerçeklik; her yeri, her günü, herkesi doğru olarak saymakla, hiçbir şey uydurmamakla, olayları abartıya boğmamakla sınırlıdır. Kendi çıkarları söz konusu olmadıkça öykülerinde kesin gerçekçiliğe özen gösterirler; ancak, kendi kişiliklerine dokunur bir işi konuşma sırası geldi mi, olayları kendilerinden yana göstermek için, her renge boyarlar. Yalan işlerine geldiği halde bunu kendileri ağızlarıyla söylemekten kaçınırlarsa, ustalıkla başkalarına söyletip kendilerine mal edilmeksizin kabul ettirirler. Sakınganlık şunu buyuruyor: “Doğruluk… Her şeye karşın doğruluk!”

“Doğru” dediğim kişi, büsbütün etkileyicidir. Başkasının bu denli saydığı gerçek, önemsiz işlerde onu ilgilendirmediği gibi, kimseye dokunmayan ve haksız yargılara varılmasına yol açmayacak öykülerle dostlarını eğlendirmekten çekinmez; ama, gerçeğe ya da adalete aykırı olup herhangi bir kimseye zarar verecek en ufak sözü bile, ne dili kullanır ne de kalemi. Sıradan konuşmalarda doğruluktan dem vurmadığı halde, kendi çıkarına karşı olsa da doğrudur. Şundan dolayı doğrudur ki kimseyi aldatmaya çalışmaz, kendisinden yana ya da kendisine karşı çıkan gerçeğe aynı derecede bağlıdır; ne kendi yararı, ne de düşmanının zararı için egemenlik kurmaya kalkışır. Doğru adamla öteki arasında fark şudur: Toplum insanı, kendinden hiçbir özveri istemeyen gerçeğe kesin olarak bağlıdır; daha ileri gidemez; oysa benim düşündüğüm insan, gerçeğe, ancak feda olması gerektiğinde hizmet eder.

Onda beğendiğim gerçek aşkı, böyle bir gevşeklikle nasıl bağdaşır diyeceksiniz. Bu bulaşıcı aşk, yalancı mı? Hayır, saf ve temizdir; ama, adaletin sözcüsü olduğundan, çoğu kez “söylencesel” olmakla birlikte, sahte olmak istemez. Onun için gerçek ve adalet sözleri eşanlamlıdır; her ikisini de gelişigüzel kullanır: Tapındığı kutsal gerçek, anlamsız olaylar ve gereksiz sözcüklerden oluşmayıp, iyi ya da kötü, onur ya da suç, beğence ya da kınama gibi durumların her birinde, herkesin hakkı olanı herkese eksiksiz tanımaktır. Kimseye zarar vermek istemediği için başkasına karşı da sahtelik etmediği gibi, kendisinin olmayanı kabul etmediği için kendi benliğine karşı da sahte değildir. Onun kıskandığı, kendi kendisini saymadır; vazgeçemeyeceği tek nimet budur ve başkalarının saygısını o nimet pahasına kazanmayı zarar bilir. Böylelikle ne kimseye, ne de kendisine zarar ya da yarar verecek önemsiz işlerde, hiç duraksamadan yalan söyler; ama gerçeği ve adaleti ilgilendiren şeylerde, hem kendisini hem de başkalarını elinden geldiği kadar yanılgıdan korur. Onun için, bunun dışında herhangi bir yalan, yalan değildir.

“Gnidus Tapınağı” yararlı bir yapıtsa, Yunancadan çeviri olduğu masalı, masumca bir uydurmadır; ama bu yapıt tehlikeliyse, o masal cezalandırılması gereken bir yalandır.

İşte, vicdanımın yalan ve gerçek konusundaki ilkeleri bunlar oldu. Aklım henüz benimsemişken yüreğim onlara, ayrımına varmaksızın uyuyordu; ahlak içgüdüsü de uygulamaya geçti. Zavallı Marion’un kurban gittiği haince yalan bana öyle pişmanlık verdi ki, bu ömrümce, beni yalnızca böyle yalanlardan değil, başkalarının çıkar ya da onuruna dokunabilecek her türlü yalandan korudu.

Başka şeylerde olduğu gibi bunda da huylarım, ilkelerim, daha doğrusu alışkılarım üzerimde epey etki yaptı; çünkü hiçbir davranışımı bir kurala uydurmadım; ya da yaratılışımın sığınaklarından başka kurala bağlanmadım. Hazırlıklı yalan söylemediğim gibi, kendi çıkarım için de yalana başvurmamışımdır; ama, birçok kez utandığımdan ya da önemsiz olan ve yalnızca beni ilgilendiren işlerde yalan söyledim: Örneğin kafam işlemediğinde, söz yetiştirmek için uydurmak zorunda kaldığım zamanlardaki gibi… Konuşmak zorunda bulunup aklıma eğlenceli gerçekler gelmediği zaman kesinlikle susmamak amacıyla masal söylerim; ancak o masalları düzerken yalancı olmamalarına, yani ne gerçeğe ne de adalete dokunmamalarına dikkat ederim. Onlarda olayların gerçekliği yerine, araya ahlaksal bir gerçeği sıkıştırmak, insan tutkularından yararlı dersler, bir sözcükle “hisse” çıkarmak isterim; ama bunun için, bende olmayan kavrayış çabukluğuyla söz söyleme kolaylığı gerekli. Söz denen şey, düşünceden çok daha ivedilik gerektirdiğinden, düşünmeden konuşurum ki, bu, aklımın beğenmediği birçok saçma söz söylememe yol açmıştır.

İşte yaratılışımın önüne geçilmez itkisiyledir ki, utangaçlığım beni, beklenmedik durumlarda istemimin katılmadığı yalanları söylemeye iter. Zavallı Marion’un anısının bıraktığı etki, başkalarına zarar verebilecek yalanları önleyebilirse de, yalnızca beni kötü bir duruma düşmekten kurtarmaya yardım edecek olanlara dokunmaz; ancak, vicdanım, aleyhtekiler kadar lehte bulunan karışmaları da kabul etmez.

Beni kurtaran yalandan vazgeçip, yerine beni suçlu gösteren yalanı hemen ve kendimi küçük düşürmeksizin koyabilsem, hiç duraksamadan kordum; ama kendimi suçlu çıkarmanın verdiği utanç, bunu hâlâ engelliyor; işlediğim suçtan pişman olurum, ama bunun verdiği zararları gidermeyi göze alamam. Çıkar ya da onur ya da kıskançlık ve şeytanlıktan değil, yalnızca anlamsız bir beceriksizlikten, gereksiz bir utangaçlıktan yalan söylediğimi gösteren bir örnek daha ileri süreceğim.

Birkaç zaman oluyor ki, Bay E., beni ve karımı, Bay B.’yle birlikte, lokantacı Bayan X’te yemeğe (alışkanlığıma aykırı olarak) çağırdı. Lokantacı kadınla iki kızı da bizimle yemek yediler. Yemek ortasındayken evli ve gebe olan kızlardan biri, gözümün içine bakarak birdenbire çocuğum olup olmadığını sordu. Ben kızararak, böyle bir mutluluktan yoksun bulunduğumu söyledim. O ise gülümsedi ve çevresindekilere baktı. Bunda, benim gözüme bile karanlık gelecek bir nokta yoktu.

Açıktır ki verdiğim yanıt, istemeseydim de vereceğim bir yanıt değildi; çünkü, yanımdakilerin içinde bulundukları ruh durumuna bakılırsa, söyleyebileceğim şeyler onların kanısını değiştiremezdi. Yanıtımın olumsuz olması bile bekleniyor, beni yalan söyler görmek hazzını duymak için elden gelen yapılıyordu. Ama, bunu anlamayacak denli anlayışsız değildim. Vermem gereken yanıt iki dakika sonra kendiliğinden geldi: “Genç bir kadının, hiç evlenmeden yaşlanmış bir adama soramayacağı yakışıksız sorulardan biri de bu”. Böyle konuşmakla yalan söylememiş olduğum gibi, herkesin beni onaylamasını sağlamış, ona da bir ders vermiş bulunacaktım. Ama, yapamadım; söylenmesi gerekeni değil de gerekmeyeni söyledim. Şu da kesindir ki, bana bu yanıtı esinlendiren, ne aklım ne de istemimdir; o yanıt, yalnızca şaşkınlığımdan dolayı verildi. Bir zamanlar böyle şaşkınlıklara düşmez, daha açık söylerdim; çünkü, onları bağışlatacak etkenlerin sezileceğinden kuşkum yoktu. Ancak, kötücül bakan gözlerin karşısında şaşırır oldum; mutsuzluğa düştükçe çekingenliğim arttı ve yalnızca çekingenlik yüzünden yalan söyledim.

Yalana karşı yaratılışımdan dolayı beslediğim nefreti, hiçbir zaman, “İtiraflar”ımı yazarkenki kadar yeğinlikle duymadım; çünkü, yalan söyleme isteği ve fırsatı (yalana eğilimim olsaydı) en çok, bu yapıtımı yazarken ortaya çıkardı. Ama, bana karşı olan hiçbir şeyi gizlemedikten başka henüz anlayamadığım ve belki de öykünmeciliğe nefretimden gelen bir anlayışla tam tersi yönde yalana yöneldim. Yani kendimi gereğinden çok bir tutuculukla, suçlu çıkardım. Ve vicdanım bana bir gün, başkalarınca, daha az yeğinlikle yargılanacağım kanısını veriyor. Evet, yüksek bir gururla diyebilirim ki, bu yapıtımda iyi niyeti ve gerçek aşkını hiç kimsenin göze alamayacağı denli ileri götürdüm. İyi yönlerinin kötü yönlerine üstün olduklarını anladığım içindir ki, her şeyi söylemekte yarar gördüm ve her şeyi söyledim.

Eksik söyledim; artık söyledim; ama olayları değil de onların çevresindeki durumları anlatırken. Bu yalan türü de istemden çok imgelemimin bir tür saçmalamasıdır. Dahası, bu eklemelere yalan demek de doğru olmaz; çünkü hiçbiri yalan değildir. “İtiraflar”ı yazarken yaşlanmış, yaşamın hepsine dokunduğum ve boşluğunu denediğim hazlarından bıkmış bir adamdım. Kitabımı hiçbir belgeye dayanmaksızın, yalnızca belleğime başvurarak yazıyordum. Belleğimse, çoğu kez bana yardım edemiyor ya da anıları eksik canlandırabiliyordu; bende bu eksikti. Bu eksikliği imgelemimle tamamlıyor, ama aykırı olmamalarına dikkat ediyordum. Yaşamımın mutlu anları üzerinde durmaktan hoşlanıyor, onları özlemlerimden çıkardığım güzelliklerle süslüyordum. Kimi zaman gerçeğe, kendine özgü olmayan bir çekicilik de kattım; ama kusurlarımı örtmek ya da erdemli görünmek için o gerçeğin yerine yalanı getirmedim.

Kendimi önden değil de yandan göstererek, kimileyin elimde olmadan, çirkin yönlerimi sakladıysam da, bu tür gizlenmeleri daha başka türden olanlar ödünledi ki, onların yüzünden, iyiyi kötüden daha çok saklamışımdır. Huyumun bu tuhaflığına inanmak belki güçtür; ama inanmamak, gerçeği söylediğimi değiştirmez. Kötüyü bütün çirkinliğiyle anlattım ama iyiyi de hoş göstermekten kaçındım; benden yana olduğu için üzerinde bile durmadım, çünkü o sıralarda “İtiraflar”ımı yazdığım için kendimi övmek gibi bir duruma düşebilirdim. Gençliğimden söz ederken, iyi yönlerimi ileri sürmedikten başka onları belirtecek olayları bile anmadım. Daha küçük çocukluk dönemimle ilgili iki olayı anımsıyorum; bunlar, kitabımı yazarken aklıma gelmemiş değildi, ama az önce söylediğim nedenlerden dolayı, onları bir yana bırakmıştım.

Pazarlarımı, halalarımdan birinin bir basma fabrikası sahibi olan kocası Bay Fazy’nin evinde geçirirdim. Bir gün, bezlerin serildiği yerde bulunuyor ve dökme kalıplara bakıyordum. Parlaklıkları öyle hoşuma gitti ki elimle dokunmak isteyerek parmaklarımı silindirin üzerinde gezdirdim. O aralık eniştemin oğlu çarkı öyle bir çeviriş çevirdi ki, parmaklarımdan ikisi sıkışarak iki tırnağım söküldü, acı acı bağırdım. Fazy, çarkı hemen durdurdu ama tırnaklarım silindire yapışıp kalmıştı. Kan, parmaklarımdan fışkırıyordu. Fazy, şaşkınlıkla koşarak bana sarıldı, susmazsam yıkılacağını söyledi. Kendi acımı unutarak onunkini düşündüm ve sesimi kestim; musluğa koştuk, elimi yıkadım, akan kanı durdurduk. Gözyaşları içinde, bu olayı babasına söylemememi rica etti; ben de ona söz verdim ve sözüme öylesine bağlı kaldım ki, yirmi yıl sonra bile hala parmaklarımın neden ezildiğini kimse bilmez. Üç hafta yatakta yattım; iki ay elimi kullanamadım; soranlara da, elimin bir taşla ezildiğini anlattım.

Oysa geçirdiğim kazanın o sıralarda kimi sonuçları oldu: Çünkü kentsoyu gençlerinin askerlik eğitimine gittiği mevsimdi; benimle yaşıt üç çocukla birlikte üniforma giyip mahallemizin bölüğünde eğitim yapmam gerekiyordu. İşte, yatakta yatarken, bölüğün üç arkadaşımla birlikte trampet çalarak kapının önünden geçtiğini duyma acısına katlandım.

Öteki öyküm de buna benzer; ama bu birkaç yıl sonra geçti.

Plince adlı bir arkadaşımla Plain-Palais’de çöken oynuyordum. Oynarken, bir anlaşmazlık nedeniyle onunla döğüştüm; döğüşürken elindeki tokmakla başıma öyle bir vurdu ki, daha sert vursaydı beynimi patlatırdı. Olduğum gibi yere yuvarlandım. Kanımın akması karşısında zavallı çocuğun düştüğü telaşı ömrüm boyunca hiç kimsede görmedim. Beni öldürdüğünü sanmıştı. Üzerime atıldı, sarıldı, ağladı ve haykırdı. Ben de onun kadar ağlayarak öptüm. Sonunda hala akan kanımı durdurmaya çalıştı ve her ikimizin mendilleriyle sarmasına karşın durduramadığını görünce, beni yakında oturan annesine götürdü. Zavallı kadın, durumumu görür görmez bayılır gibi oldu; ama kendini toplayarak yaramı yıkadı, sardı, üzerine ispirtoya daldırılmış zambak çiçekleri bastırdı ki bu çiçekler memleketimizde yaralarda çok kullanılır. Kadının ve oğlunun gözyaşları bana öyle dokundu ki, uzun zaman, yani oradan ayrılıp olayı unutuncaya dek, birini anne ötekini de kardeş saydım.

Her iki kazamı da kimseye söylemedim. Başıma bunlar gibi yüz tanesi geldi de, huyumun iyiliğini ileri sürmemek istemediğim için adını bile anmadım. Bildiğim gerçeğe aykırı konuştuğumda da bunun ya kimseye dokunmayacağını, ya konuşmakta güçlük çektiğimi gördüm, ya da yazmak zevkine kapıldım; ama ne kendi çıkarımı ne de başkasının zararını güttüm. Nasip olur da “İtiraflarım”ı nesnel gözle okuyan bulunursa, ondaki itirafların daha büyük suçlarınkinden daha zor sayılmaları gerektiğini ve işlemediğim için söylemediğim daha büyük ve ama söylenmesi daha ayıp suçları açıklamaktan çok daha ağır olduklarını anlar.

Bütün bunlar gösteriyor ki, doğruluk yolunu seçişim, doğru olma duygusundan çok gerçeği sevmeme dayanır; gerçekten, uygulamada, eğriyle doğrunun soyut kavramlarını değil, vicdanımın ahlak alanındaki yolunu izledim. Çoğu kez, masal anlattım; ama pek az yalan söyledim.

Bu ilkeye uymakla başkalarına birçok silah vermiş olsam da, kimseye zararım dokunmadığı gibi, kendime de hak ettiğimden çok hiçbir üstünlük vermedim. Bana göre gerçeğin erdem olması, yalnızca bu yolla sağlanır. Başka herhangi bir yolda gerçek, ne iyiliğe ne de kötülüğe hizmet eden bir kavramdır.

Ama bu gibi ince elemeler, beni, masumluğumu düşündürtecek denli doyurmaz. Başkalarına neler borçlu bulunduğumu özenle tartarken, kendime ne borçlu olduğuma iyice baktım mı? Başkalarına karşı adil olmak gerekliyse, kendimiz için de gerçekçi olmamız gerekir. Bu, olgun insanın kendi onuru için ödemesi gereken bir saygı borcudur. Ne söyleyeceğimi bulamadığım için şunu bunu uydurduğumda, sanırım, yanlış yapıyordum; çünkü başkasını eğlendirmek bahanesiyle kendimi küçültmek, hiç de uygun değildir. Ve yazmak zevkine kapılarak gerçek olayları, düşlemlediğim olaylarla süsleyerek daha büyük bir yanılgıya düşüyordum; çünkü gerçeği söylenceyle süslemek, onu değiştirmektir.

Ancak, bağışlanmayacak bir şey varsa, o da seçtiğim ilkedir. Bu ilke, herkesten çok beni gerçeğe uymaya zorluyordu; ona çıkarlarımı ve düşkünlüklerimi feda etmek yetmezdi; bir de çekingenliğimi feda etmem gerekiyordu. Her zaman, her fırsatta doğru olmak gözüpekliğini göstermek; kendisini tümüyle gerçeğe adamış bir ağızdan ya da bir kalemden yalan, uydurma ya da söylence diye bir şeyin çıkmaması gerekiyordu. O yüksek ilkeyi kendime mal ederken bunları düşünmem, onu taşıdıkça boyuna anımsamam gerekti. Beni yalan söylemeye yönlendiren, hiçbir zaman ikiyüzlülük olmamıştır; onlar hep zayıflığımdan ileri geldi; ama, yine de özür sayılmazlar. Zayıf bir ruh, bizi ancak terbiyesizlik etmekten korur; ama erdemli olma savı da az gözüpeklik istemez.

İşte birçok düşünceler ki, Rahip R. olmasa aklıma gelmezdi. Bunları ileri sürmenin zamanı sanırım geçmiş olacak; ama yanılgımı açıklama ve iyiyi kötüden ayırma yeteneğimi bir düzene uydurma fırsatı belki kaçmadı. Bunda da, buna benzer işlerde de Solon’un sözü, her yaştakilere uygulanabilir; akıllı uslu, doğru ve alçakgönüllü olmaya ve hiçbir şeyi kendinden biçmeye kalkışmamayı (düşmanımızdan bile olsa) öğrenmenin zamanı geçmez.


Dördüncü Gezi, Jean-Jacques Rousseau – Roman, Bir Kısmı
Kaynak: Yalnız Gezenin Düşleri, Jean-Jacques Rousseau, Araf Yayınları

Gönderen: Samet Altun, (22.11.16, 18.48)