öykü

Adını Yaşam Oteli Koy, Pınar Öğünç

Kuru bir sıkıntıyla açtım gözlerimi, kahverengi bir çarşambaydı ya da sarı bir cumartesi. Yüzümü yıkadım, traş da oldum sanırım, yani traş olmuşum gibi bir şey oldum. Bir bardak ılık su içtim, çıktım.

Kaldırım taşlarını saymak istedim yürürken; olmadı. Yol kenarındaki tabelalarda “kentin en kalabalık caddesi” yazıyordu. Yaya geçitleri, trafik ışıkları, indirimli otobüs biletleri rengini kalabalıktan almıştı. Paltolarının, ceketlerinin üzerine “kentin en kalabalık caddesi”ni giymişti insanlar.

Boyası saçlarının ucundan akan genç kadınlar, kadınlara temiz tırnaklarıyla seslenen eli çantalı adamlar, adamları bacaklarındaki irinli yaralarıyla süzen kör dilenciler, dilencilerden korkan kırmızı pabuçlu çocuklar, terli çocuk elleri, sürekli yüzler, yüzler ve iki katı kadar da gözler… Yalnızlık, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Hiçbir yerinden basmıyor ayaklarım onların sokaklarına. Her esintinin koparıp sürükleyebileceği yabanıl bir ot gibiyim, istediğim yerden alabilirim sigaramı ve ekmeğimi.

Hoparlördeki ses:
* * * * * * * * * *
Terk etmeli insan yaşamı
Ölümü göze almadan
Ve anlamalı bir ağaç gölgesi
Gibi durmaktaki sakıncayı
Gitmek
Durmadan gitmek
Ne ölünü bilsinler
Ne yaşadığını

Bütün bir öğleden sonrayı trenleri izleyerek geçirdim. Bavullar, koşturmalar, el sallamalar, yıldız delikli biletlerle uykusuz genç bir solucanı izledim. Akılla oynadım biraz da, çikolata yedirdim ellerimle her bir vagona. Geç olmuştu, raylara silip ellerimin yapışkanını çıktım gardan.

Gün batmamıştı daha, yavru bir otobüs ağlaması yükseldi kentin bir midesinden! Gittim ki, yüzünde kadınsı bir ağlama, bir trafik polisi “yönümü yitirdim,” diyor. Daha ilerde de kapısı açık bir otobüs, duman kuyruklu bir kedi hırlamasıyla hazırlanmakta tek devinimle yerinden fırlamaya. Kara bir yılan gibi uzanan asfalt yolda kaç adım atsam otobüstü. “Bin,” dedi ya içimden ya dışımdan gelen bir ses. Kapıyı kapatmamla sıçradı kedi kara yılanın sırtına. Sormadım nereye gidiyoruz, diye; sordurmadım nereye gidiyorum, diye.

Çok kalabalık değildi otobüs: Bir sürücü, birkaç deniz kuşu ve ben. Gözlerimiz kara yılanın tek sıra dizilmiş beyaz pullarındaydı; gidiyordum. Dilimizde bir kentin adı, başka bir kenti arıyor gibiydi ellerimiz.

Yıkıntılardan geçtik, eski mezarlıklardan ve şimdi bir anımsamada yeri olmayan biçimsiz taş kümeleri arasından. Uyukladık biraz, biz hepimiz, bir sürücü, birkaç deniz kuşu ve ben.

Hoparlördeki ses:
* * * * * * * * * *
Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz — böyle.

Çok aydınlık bir tümcede durmuşuz. Kim bilir kaç oldu saat? Belki bütün saatlerin hep birden tanımsız bir yeri gösterdiği bir saat bu. Biri mi geziniyor dünyada ne? Yok canım bana öyle geliyor ya da tanıyamamışım kendi ayak sesimi. Tanıyamamışım. Arkama bir baktım ki, bir aile fotoğrafındaki en küçük teyze kadar kalmış otobüs, öyle durmak biçiminde bakmamın uzantısında.

Sonbahar gibi bir ilkbahar sızıyordu kentin kaldırım taşları arasından. İki köpek sabahı tartaklıyordu kepenkleri indirilmiş bir dükkanın önünde. İki köpek mi dedim? Evet mi dedim? Biri insan da olabilir, “yalnız değildim” demek için uydurmuş da olabilirim, olamaz mı?

Hoparlördeki ses:
* * * * * * * * * *
Ben o zaman giderim
Otellerden bir şeyim
Kıyısında bir otelden fazla bir şey olmayana

Tabut büyüklüğündeki koyu kahverengi bir masanın gerisinde bulmaca çözen adam, kapının sesini duydu. Gözlüklü ve tedirgindi. Çürüktü bütün ön dişleri. Günaydın gibi bir ışık düşmüştü çiçekli koltukların üzerine soldaki daracık camdan.

İlkbahar gibi bir sonbaharı gösteriyordu kentin bütün takvimleri. Aramızdaki tabutu görmesem yaşam kokuyor derdim; yaşam kokuyor dünyanın bu odası. Adı mı neydi? Ben “Yaşam Oteli” koydum. “Yaşam Oteli”nde ben, ellerimi masaya dayayıp bahçeye bakan bir oda istedim. (Çiçekli koltukları olan bir otelin bahçesi de vardır umarım.)

“Bahçe var ama..” dedi adam, gereksiz yere sağ eliyle ensesini kaşıyarak, “bahçeye bakan oda yok.” Bir anlamı tümler gibi sonra birleştirerek önünde iki elini sürdürdü: “Yola bakar bütün odalarımız.”

“Ama…?”

“Ama isterseniz bahçeye bakan bir yer var. Yer diyorum çünkü müşterilere verdiğimiz odalardan değil bu. Büyük bir penceresi vardır, yatağı da. Olsa olsa kirlidir biraz. Ama bahçeye bakar, bu otelde bahçeye bakan tek yerdir orası, kentte bu bahçeye bakan tek yer.”

“Tamam.”

“Bavullar?”

“Yok.”

Adam, açılmakla açılmamak arasındaki bir kapının önünde, giydirilmiş bir heykel gibi bıraktı beni. Kapının ardı olsa olsa kirliydi biraz. Pencere açıktı, sağ elimi uzatsam bahçe, sol elimi uzatsam deniz. Denizsiz yapamam ben. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir. Sanırım dağınık kaldım biraz, biçimini yitirmiş kıyılar gibiyim. Bana kalırsa, biz hepimiz fazla dağıldık da gülümsemesini yitirmiş bir ağızla ve karşıtını yitirmiş bir anlamla aynaya bakmaya kalkıştık. Gözlerimizin yüzümüzü arayışının ikinci adı artık yollar, kıyılara yolları biz yaptık.

Paslı demirden bir somya vardı camın önünde. Kareli bir battaniye ile çizgili çarşaf getirecekmiş Firdevs, merak etmemeliymişim. Bu otelde kareli battaniyeleri ve çarşafların çizgililerini hep Firdevs getirir, tavanların köşelerinden örümcekleri hep o alır ve otel odalarında unutulmuş mektupları hep o okur. Ama ilk kez bugün girecek bahçeye bakan odaya Firdevs, elinde taze ekmek rengi bir battaniye ve çocuk bezi kokan çarşaflarla. Bu tozlu çekmecede unutulmuş mektubu o okuyamayacak. Elimdeki bu tükürük nakışlı zarfa onun eli hiç değmeyecek.

“Ne kadar mutlu oldum zarfın üzerinde biçimli el yazını görünce – Gönderen: CEMİLE – Bir de fotoğraf iliştirmişsin mavi kağıdın yanına, sen ve Hilmi Bey, ikiniz, ikiniz her zaman her yerdesiniz.

Ben otellerden birindeyim, dışarıda kar yağıyor; yağsın. Üç göz uzakta denizi görüyorum, deniz üzerime dökülüyor; içeride kar yağıyor. Üşümüyorum, üşümek elimde değil. Ben senin gibi olmayı beceremedim Cemile. Gülmek istiyorum gülemiyorum, sevmek istiyorum sevemiyorum. Mutsuzum. Önümde mor kahverengi bir fotoğraf, sen ve şu dilinden düşürmediğin Hilmi Bey. Biliyor musun, Ester hiç inanmadı sana. Yanımıza sokulup gizli gizli fısıldardı kapı arkalarında. “Kimdir ki bu Hilmi Bey?” derdi, “Öyleyse ne durur yığınla mektup çekmecede?” Ben mi senin inandığın kadar inandım sana. İnancın mutluluğundu senin ve ben dayanamazdım seni solgun görmeye. Mutsuzum dedim ya az önce, hayır, mutluyum ben. İnandığımız aynı yalandı ikimizi de canlı tutan. Yalan. Gerçek. Bir mutluluk yok mu her çelişkide?

Eski günleri arıyorum çok. Bezik oynamayalı ne kadar uzun zaman oldu. Çepeçevre otururduk masanın etrafına, sen, ben, Ester bir de Muhassen. Ortada bir rakı sürahisi, üzerimizde kombinezonlar, terledikçe terlerdik. Sineklerden, kupalardan, maçalardan terlerdik. Bana öyle geliyor ki dördümüz bir kişiydik o zamanlar. İçimizden biri uyuyor olsa örneğin, onu beklerdik bir kişi olmak için.

Tangolar çalardık üst üste, eski tangolar… — ne vardı bin dokuz yüz on beşlerde? Bin dokuz yüz on beşlerde kimse ölmemişti, kimse gitmemişti.

Tango bitti, dörde bölündük. Biz zaten dört kişi değil miydik Cemile? Şimdi birbirini doğuran otellerde biraz ölü, biraz kimsesiz, ne yapsam biraz eksiğim. Bir kadeh konyak doldurdum az önce. Otel, ben, konyak -neden olmasın- Tanrı, İsa, Ruhülkudüs, dedim aynada kendime. Ya alkol eritmeseydi zamanları… Özür dilerim dünya, ben bu otelden çıkamam.
İmza: SENİHA”

Çarşafla battaniyeyi getirdiğinde almadım Firdevs’i içeri.

“Ben yaparım.”

“Ama benim işim bu!”

“Benim de.”

Somya camın önündeydi. Başımı yatağın ne yanına koysam bilemedim. İşte bir yanda patlamış mısır satan çıplak bir kadın bakışıyla meyve ağaçları kıştan uyanıyor. Başımı çevirsem diğer yanda yeni sürülmüş bir tarla: Deniz. İki yanı da kaçırmak istemiyorum. (Ne işe yarar gözlerimizin ikincisi — ayırmak istesek de birini diğerinden, olmuyor.)

Somyayı başucundaki demirlerden kavradım. Büyüyordu pencereyle arasındaki açı. Büyüdükçe de kıvırcık saçlı bir boşluk beliriyordu altında. Ellerime pas kokusu sinmemişti ki, hiçlik biçimde bir ağızdan bir ses geldi. Beyaz bir çocuk ağlıyordu sanki taşa süründükçe demir ayaklar.

“Ben Yakup, çağrılmamaktan yapılmış Yakup, ben Yakup’un hiç çağrılmamış biçimi. Bıktım artık kurbağalara bakmaktan. Biri olsun seslenmedi adımla. Bulunamayan anahtarların “yok”uyum, olmayan uykunun, mektubu olmayan posta kutusunun, kulbu olmayan çay bardaklarının “yok”uyum. Biri olsun çağırmadı beni; otobüse binsem bilet soran yok. Bir otelde, bu otelde bekliyorum ve bekledikçe yokluğa doğru büyüyorum — bunu biliyorum.”

Hoparlördeki ses:
* * * * * * * * * *
Kuru gözler
Kuru şeyleri hiç göremez
Ve düş içinde yaşayanlar
Düş içindekileri

Tamam. Şimdi her şeyi görüyorum. Cam bir tepsiden denizli bir bahçe dökülüyor kucağıma her yattığımda, sarılışıp uyuyoruz; hepsi bu. Uyandığımda karşımda oturuyordu bahar. Bahar, yalnızca benim karşımda oturuyordu.

Merdivenlerden inerken ılık bir gülümseme hazırladım göstermek için girişteki boy aynasına. Nedense gülmeliydi bu pazartesi. Kırmızı bir ip tutunmuştu sağ paçama, çektim attım; gören olmadı.

Bir çarşamba kadar pazartesi kokuyordu salon. Hafif bir müzik karşılıyordu geleni. Biri piyano mu çalıyordu?

Bu otele ilk geldiğimde gördüğüm adam barın arkasında yine bulmaca çözüyordu. Soldan sağa beş harfli bir şey sordu günaydın yerine, yukarıdan aşağıya sonuncu soruyu yanıtlamışım bilmeden. Bir de kadın oturuyordu barın diğer yanına doğru. Günaydın desem fazla olacaktı; sustum.

Sigara kullanır mıydım? Kullanırdım. Ya içer miydim bir şey? Neden olmasın, bir kahve söyledim yanında da konyak. “Ya siz?” diye seslenseydim kadına, gereksiz bir gerginlik doğacaktı; sustum.

Adam nedense tedirgindi. Beyaz fincanı, iki kolumun arasına koyarken elleri, sahne ardında sırasını bekleyen bir aktör gibi titriyordu. İki kolumu uzun masaya koymuştum. Masa, sonsuz uzanıyordu boşlukta, henüz otuzlarında bir kadının saçlarında uzayarak.

Bir anı üç ucundan çeken üç ayrı düz çizgi gibiydik uzayda. Hiç bilinmedik bir dizgede dolanıyordu birinin parmakları piyanonun siyah-beyaz tuşları üzerinde; duymuyorduk. Biz üç düz çizgi, bir üçgene dönüşemiyorduk o sırada. Gerildik, gerildik, gerildik… Ve sadece bir yerinden başlamış olmak için konuşmaya, sordum adama sağ işaret parmağımı çıkararak kahve fincanının kulbundan:

“Müşterilere verdiğimiz odalardan değil demiştiniz de, kim kaldı bahçeye bakan odada benden önce?”

Daha soru imi yerini bulamamıştı ki, kadının başını hafifçe kaldırıp bana baktığını duyumsadım. Mutlaka bilirim birinin bana baktığını. Omuzlarıma bir ağırlık çöker, bir ölüyü taşır gibi olurum, içimden bir bıçak saplanır dışıma doğru. Anlamış olmalı ki ilgisini sezdiğimi, kahvesini karıştırır gibi yaptı kadın. Son üç yudumunu biriktirdiği kahve fincanına bakıyordu şimdi.

Ne zaman bıraktı elindeki bulmacayı, ne zaman konuşmaya başladı ön dişleri çürük otel görevlisi, bilmiyorum. Yalnız, bir adamdan söz edişiyle girdi anımsamama. Neydi adı? Ruhi Bey, Ruhi Bey…

“Sarışın, yakışıklı bir adam vardı. Dışarıdan o pencereyi görmüş. Bir oda değil, ‘o’ pencereyi istediği için gelmişti Ruhi Bey bu otele. Bembeyaz gömlekler giyer, menekşe rengi bir papyon takardı. Öyle ilginç bir yüzü vardı ki, bırakın pantolonunun rengini, ayakları var mıydı şimdi onu bile bilmiyorum.” Kadın sol işaret parmağını boşlukta kaldırdı ve indirdi neredeyse eş anlı olarak. (Seniha imzalı bir mektup bulmamış mıydım ben? Peki ya Ruhi Bey?) Adam bir kadeh cin götürdü kadına.

“Yalnız gelirdi. Dedim ya ilginç bir adamdı. Pencereyi açmış bahçeye bağırırken duymuş karım bir kez onu. Hep onu istemişim gibi bir karım vardır benim; her yanıyla severim onu. Dişlerimi sever de, ellerimi sevmez yalnızca. O bunu söyler. Bir el der, önsözüdür insanın. Olsun, ben yine de severim ellerimi, bu ellerimle daha çok severim karımı.”

Ellerimize şöyle bir bakmak için yaratılmış sözsüz, müziksiz bir aralık açılmıştı zamanda. Doğrusu üçümüzün de işi yoktu ya zamanla…

“Bir şey daha dedi de karım, işte ben ona inanmam. Yok canım o adam…”

Meraklı sorularsız sürdürmeyecek gibiydi ama yalnızca piyanonun sesi yükseldi biraz. O da bunu kullandı.

“Dayanamam, söyleyeceğim. Yabancı değil bir duruş var sizde. Yani ilk kez görmüş olsam da anladım siz de bu otelde doğmuşsunuz biraz. Diyor ki karım, elinde bir kibritle tutuşturmaya çalışırken görmüş aşağıdaki bodrumu. Karımı görünce atmış elinden kibriti kaçmış. Ertesi sabah gitti. Anjel’in de dediği gibi – Anjel karımdır benim – gelmedi bir daha bu kente. Ama ben inanmam. Tam bir Ruhi Bey’di o, bir Ruhi Bey yakmaz otelini. Bir cin daha ister miydiniz Bayan Sara? Hem niye yaksın ki?”

“Evet, bir cin daha.”

O evetle bana döndü kadın sanki karşılıklı olalım diye. Salondaki her şey, dünyadaki her şey karşılıklı oldu omuzlarımdaki ölü bakışlarıyla. “Bilmek isterseniz bayım, bende kalmıştım orada. Bir öğle sonuydu. Ya alkol olmasaydı zamanlarıydı. Uzun otel bardaklarından boşalıyordu akşam yavaş yavaş. Koltuğu çekmiştim camın önüne, denizi izliyordum. Genç bir kasap gibi, bir toptan öldürme gibi, yeni soyulmuş bir portakal gibi yaşanmışlıklar topluyordum denizin yüzeyine. Ama ne yapsam bütünleşmiyordu olup bitenler bende.Başka bir yol bulmalı diyordum. Unutmak utanmaktı çünkü ve ben ya da yine ben, acıyı sen çekiyorsun dedim kendime, acızsızlığı da. Upuzun otel bardaklarından akıyordu bilincim yastığın altındaki sarı güle. Anlamıyorsunuz beni, biliyorum bayım. Yola bakan odaları deniyorum şimdi. Eteğimi düzeltiyorum, bir toka eksiltiyorum saçımdan, bir cin, bir cin daha içiyorum. Ben Sara, yola bakan otel odalarında Hıristiyan ölüleri gibi çırılçıplak yatıyorum her gece. Bir cin daha verir misiniz bana?”

Birkaç zaman birimi daha yitirmedi seslerini kadının harfleri kafamda. Sustum. Sustular. Dışımdaki sözsüzlük, içimdeki sessizlikle çiftleşti. Piyanonun sesi daha da yükseldiğinde bir soru tümcesi üretmem kaçınılmazdı.

Her gün otel müşterilerinden biri çalıyormuş bahçedeki piyanoyu, çaldıklarını da o anda besteliyorlarmış.

Ve sabahtan beri ilk kez tiz bir kadın sesi katıldı piyanoya. Otelin her yerine, evrenin her yerine yerleştirilmiş sayısız hoparlörlerden çığlıklı bir ses yükseliyordu pazartesiye:

Hoparlördeki ses:
* * * * * * * * * *
Bir otel değil burası
Bir bekleme odası
Hepimiz aynı şeyi bekleriz
O aynı şey nedir
Hiç bilmeyiz aslında

KORO:
otel görevlisi / firdevs / cemile
hilmi bey / ester / muhassen
seniha / yakup / ruhi bey / anjel
bayan sara

Dışarı çıkmadık çünkü hep dışarıdaydık
İçeri girmedik çünkü hep içerideydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.


Adını Yaşam Oteli Koy, Pınar Öğünç – Öykü
Kaynak: Yine Hişt Dergisi, Nisan 1997, Pınar Öğünç
Kaynak: epigraf delft, Uzak Ülke
Kalıcı Bağlantı: https://epilog.mefhum.org/adini-yasam-oteli-koy-pinar-ogunc/

Gönderen: Samet Altun, (02.08.18, 20.28)